Daver Darende, 'Anısına Saygıyla' sergisiyle unutulmadı: Ankara’da bir İstanbul tramvayı

Daver Darende’nin renklerle anlattığı şehir, yıllar sonra Ankara’da yeniden hayat buluyor.

Daver Darende’yi hep kibarlığıyla hatırlarım. İnce duygulu, güler yüzlü, karşısındakini özenle dinleyen bir beyefendiydi. Dışişleri’nde geçen uzun yılları, gördüğü ülkeler ve tanıdığı insanlar onda sessiz bir zarafet bırakmıştı. Onu kaybedeli neredeyse üç yıl oluyor.
Sergiyi duyunca, daha kalabalıklaşmadan gidip resimlerini görmek istedim. Sevgili eşi Şermin Hanım’la biraz sohbet ettikten sonra kendimi tuvallerine bıraktım. İstanbul’a bakarken, ressamın o şehri nasıl gördüğünü de anlamaya çalıştım.

Ankara’da bir sanat galerisinin kapısından girip İstanbul’un kalabalığına karışmak tuhaf bir duygu. Biraz önce yürüdüğüm kentin geniş caddeleri geride kalıyor; kendimi eski bir İstanbul sokağında buluyorum. Tramvaylar geçiyor, insanlar bir yerlere yetişiyor, denizde tekneler dolaşıyor. Bir zamanlar Ankara’da da yaşayan ressamın tuvallerinde bütün şehir yeniden hayat buluyor.
ESKİ BİR TANGO
İlk dikkatimi çeken kırmızı tramvay. Kalabalık bir caddenin ortasında ilerliyor. İki yanında insanlar, dükkânlar, sinema ilanları, birbirine yaslanmış binalar… Bir an, resimdeki her şey aynı anda konuşuyormuş gibi geliyor. Sonra gözüm tramvayın kırmızısından insanlara, dükkânların önüne, binaların pencerelerine uzanıyor. Karmaşık görünen sahnenin kendi içinde bir düzeni var; bakışım kalabalığın içinde yolunu buluyor.

Tramvay yalnızca bir ulaşım aracı değil, kompozisyonun güçlü renk odağı. Kırmızısı kalabalığın içinden hemen seçiliyor ama resmi tek başına ele geçirmiyor; tabelalardaki, giysilerdeki ve cephelerdeki başka renklerle karşılık buluyor. Böylece göz, tramvayda durup kalmıyor, resmin içinde dolaşmayı sürdürüyor.
Biraz yaklaşıyorum. Boyanın tuval üzerinde bıraktığı kabarıklıklar seçiliyor; fırça darbeleri saklanmamış. İnsanların yüzleri çoğu yerde belirsiz, bedenleri birkaç çizgiyle kurulmuş. Yine de kimin yürüdüğünü, kimin durup beklediğini anlayabiliyorum. Figürler ayrıntılı portreler gibi değil, hareketleriyle tanınıyor: Bir omuzun yönü, eğilen bir baş, yürüyen bir beden… Az sayıda çizgiyle kalabalığa ayrı ayrı hayatlar verilmiş.
Yakından bakınca renk lekeleri ve boya katmanları görüyorum. Birkaç adım geriye çekildiğimdeyse bunlar bir caddeye, bir kalabalığa, yaşayan bir şehre dönüşüyor. Fırça izlerinin görünür kalması resimlere hareket katıyor; sahneler donmuş görüntüler gibi durmuyor, yapılma anının canlılığını da taşıyor.
Eski İstanbul resimlerinde çoğu zaman kaybedilmiş bir şehrin hüznüyle karşılaşırız. Burada geçmişe başka türlü bakılmış. İnsanlar sokağa çıkmış, kıyılar teknelerle dolmuş, kadınlarla erkekler dans ediyor. Özlenen bir zaman anlatılırken hayatın neşesinden vazgeçilmemiş.

Deniz manzaralarının olduğu bölüme geçiyorum. Mavinin türlü tonları var. Bir tabloda mora yaklaşan deniz, diğerinde koyu bir laciverde dönüşüyor. Kıyı boyunca beyaz yapılar uzanıyor; ağaçların arasından kubbeler, kuleler yükseliyor. Küçük tekneler suyun genişliği içinde neredeyse kaybolacak gibi. Yine de birkaç fırça darbesiyle verilmiş o tekneler olmasa manzaranın hareketi eksik kalırdı.

Bir resmin önünde uzun süre duruyorum. Kıyıda beyaz yapılar, arkalarında koyu yeşil ağaçlar, önlerinde alabildiğine uzanan deniz… Yapıların oranları gerçeğiyle örtüşmüyor. Bazı kubbeler büyütülmüş, kıyılar birbirine yaklaştırılmış, ayrıntılar azaltılmış. Buna rağmen nerede olduğunuzu biliyorsunuz. Çünkü burada bir kentin haritası çıkarılmıyor; bellekte kalan görüntüsü anlatılıyor.
Perspektif, her şeyi kurala göre yerli yerine koyan bir araç olmaktan çıkıyor. Yapılar birbirine yaklaşıyor, kıyı çizgisi sıkışıyor; böylece şehrin bellekte bıraktığı yoğunluk öne çıkıyor. Birbirine yaslanan evler, üst üste binen çatılar ve küçük tekneler, İstanbul’u tek bir bakışta kavranan bir manzaraya dönüştürüyor. Mor gökyüzü, kırmızı bir tekne, koyu lacivert su… Renkler gerçeği olduğu gibi aktarmak için değil, ressamın kendi resim dilini kurmak için kullanılıyor.

Bir başka tabloda İstanbul’a yüksekten bakıyorum. Boğaz iki yakayı ayırıyor. Evler tepelerden kıyıya doğru inmiş. Sarı, beyaz, kırmızı yapılar arasında koyu yeşil ağaçlar var. Şehir sanki küçük renk parçalarından yapılmış. Kimi evler birbirine dayanmış, kimileri yanındakinin üzerinden yükseliyor.
O küçücük evlere bakarken pencereden pencereye yapılan konuşmalar geliyor aklıma. Sokakta oynayan çocuklar, yaz akşamları açık bırakılan kapılar, mahalle aralarında uzayıp giden sohbetler… Ressam bunları çizmemiş. Yine de evlerin arasında böyle hayatların yaşandığını düşünmeden edemiyorum.
İstanbul’un kalabalığı bu kez sokaklarda değil, yapıların arasında. Evlerin ve ağaçların sıkışık düzeni şehre kendine özgü bir ritim veriyor. Ayrıntılar azaldıkça renk ve biçim öne çıkıyor; yapıların yan yana gelişi ve oluşturdukları bütün, kentin karakterini anlatmaya yetiyor.
Burada ister istemez Ankara’yı düşünüyorum. İki kent birbirinden ne kadar farklı: Ankara’nın geniş bulvarları, meydanları, birbirine benzeyen apartmanları; İstanbul’un yokuşlara tırmanan sokakları, kıyılara sıkışmış evleri… Birinin geçmişi çoğu zaman Cumhuriyet’in kuruluş yıllarıyla, ötekininki yüzyılların katmanlarıyla anılıyor. Ama her ikisini de yaşanır kılan, binaların içinde süren hayatlar. Bu resimler, şehirlerin yalnızca mimariden ibaret olmadığını hatırlatıyor.
Sonra dans eden insanlarla karşılaşıyorum.

Kadınların kırmızı, beyaz, mor elbiseleri; erkeklerin koyu renkli takımları; birbirine uzanan eller, eğilen başlar… Bir eğlencenin ortasındayım sanki. Ressam burada bedenlerin hareketiyle ilgilenmiş. Figürleri kesin çizgilerle ayırmamış; bir elbisenin kırmızısı yanındaki giysiye, kollar başka bedenlere karışıyor.
Önde dans eden bir çifte takılıyor gözüm. Kadın başını hafifçe yana çevirmiş, adam ona yaklaşmış. Arkalarında başka çiftler var. Yüzler ayrıntılarıyla işlenmemiş. Kim olduklarını, nerede buluştuklarını bilmiyoruz. Yine de birbirlerine yakınlıklarını, o anın içindeki rahatlıklarını hissediyoruz.
Hareket, tek bir figürün bedeninde başlayıp çevresindeki kalabalığa yayılıyor. Kolların yönü, elbiselerin kıvrımları ve çiftlerin birbirine yaklaşması kompozisyonu canlı tutuyor. Figürler birbirine karışırken sahne dağılmıyor; renkler ve bedenlerin yönü gözümüzü tablonun içinde gezdiriyor. İnsanların yüzlerinden çok, aralarındaki mesafeyi ve hareketi okuyoruz.
Müzik yapan birini aramıyorum. Çünkü müzik dans edenlerin hareketlerine sinmiş: elbiselerin savruluşunda, bedenlerin eğilişinde, kalabalığın açılıp kapanışında… Eski bir tango çalıyor olmalı diye geçiriyorum içimden. Belki de yalnızca benim duymak istediğim müzik bu.
Bu sahnelerde hoşuma giden, ressamın insanları güzelleştirmeye çalışmaması. Yüzleri kusursuz, bedenleri ideal ölçülerde değil. Buna rağmen figürler son derece canlı. Onlara bakışında bir yakınlık var; sanki kendisi de o eğlencenin içindeymiş, birazdan kalkıp dans edenlere katılacakmış gibi.
Sanatçının yaşam öyküsünü düşününce Ankara’nın bu sergideki yerinin yalnızca ev sahipliğinden ibaret olmadığını anlıyorum.
RESİMLER, İNSANLAR...
İstanbul’da doğan Daver Darende, ilk kişisel sergisini 1982 yılında Ankara’da açmış. Daha sonra Varşova’da Nejad Melih Devrim’in atölyesinde çalışmış; Krakow, Gliwice, Gdansk, Dubai ve Paris’te sergiler düzenlemiş, Londra ve Tokyo’daki karma sergilere katılmış. Resimleri farklı ülkelerdeki koleksiyonlara girmiş.
Nejad Melih Devrim’in, resimlerindeki renk coşkusunu yaşam sevincinin yansıması olarak değerlendirmesi boşuna değil. Sanatçı, rengin sunduğu özgürlüğü sonuna kadar kullanmış; İstanbul’u anlatırken şehrin bilinen görüntüsüne bağlı kalmamış. Bu serbestlik, resimlerine kendine özgü bir anlatım kazandırmış.
Farklı yıllara ait eserleri yan yana görmek, ressamın zaman içinde neleri değiştirdiğini, nelerden vazgeçmediğini anlamamı sağlıyor. Özellikle son yıllara ait İstanbul manzaralarında parlak renklerle koyu tonların karşılaşması dikkat çekiyor. Bazı tuvallerde boya yoğunlaşırken figürler iyice yalınlaşıyor. Ayrıntılar azalıyor ama hareket sürüyor.
Galeride dolaşırken bir ayrıntı üzerinde yeniden duruyorum: Bu resimlerde İstanbul var ama onları bugün Ankara’da izliyoruz. İlk kişisel sergisine kapılarını açan kent, şimdi anısına düzenlenen sergiye ev sahipliği yapıyor. Aradan geçen yıllar iki şehir arasında görünmez bir bağ kurmuş.
Ankara’nın sanat yaşamında böyle buluşmaların ayrı bir değeri var. Bir sanatçının eserlerini yıllar sonra yeniden görmek, yalnızca geçmişte yapılmış resimlerle karşılaşmak değil; o resimlerin bugünün izleyicisinde neler uyandırdığını da görmek demek. İstanbul, Ankara’da başka gözlerle, başka hayatların içinden yeniden okunuyor.

Deniz resimlerinin bulunduğu duvara son kez dönüyorum. Beyaz köpükler arasında ilerleyen tekneler, kıyıya yaklaşan yapılar, uzakta küçücük kalmış insanlar… Sonra kırmızı tramvayın önüne geliyorum.

İlk bakışta fark etmediğim bir insan figürü gözüme ilişiyor. Kalabalığın içinde, ötekilerden pek de farklı olmayan biri. Nereye gittiğini bilmiyorum. Belki işinden dönüyor, belki birini bekliyor. Ressamın bunu anlatmasına gerek yok. Orada bulunması, o sokağın hayatına katılması yeterli.
Bir süre ona, sonra resmin bütününe bakıyorum.
İstanbul’u İstanbul yapan yalnızca görkemli yapıları, Boğaz’ı, tramvayları değil. Tramvaya yetişmeye çalışan insan, kıyıdan geçen küçük tekne, bir akşam vakti dans eden çift de bu şehrin parçası. Beni en çok etkileyen, bütün bunlara aynı yakınlıkla bakılmış olması.
Galeriden çıkıyorum.
Dışarıda Ankara’nın günlük telaşı sürüyor. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, otomobiller geçiyor; herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Resimlerde gördüğüm İstanbul’la buradaki hayatın birbirinden o kadar da uzak olmadığını fark ediyorum.
Birinde kırmızı bir tramvay vardı, ötekinde bugünün kalabalık caddeleri. Aralarında yıllar, yollar, başka başka hayatlar…
Bir de ressamın renkleri.
Sanatçı ilk kişisel sergisini Ankara’da açmıştı. Şimdi resimleri, onun yokluğunda yeniden bu kentte. İstanbul’u anlatan tuvallerin Ankara’da buluşmasının güzelliği de burada: Sanatçı gitmiş, zaman geçmiş, şehirler değişmiş; resimleri hâlâ insanlarla karşılaşmayı sürdürüyor.
Aklımda kırmızı tramvay kalıyor.
İstanbul’un eski bir caddesinde, hiç tanımadığım insanların arasından geçiyor.
Bense Ankara’da, bir galerinin kapısında durmuş, ardından bakıyorum.
Daver Darende'nin eserleri “Anısına Saygıyla” başlıklı sergisiyle, Medya Sanat Galerisi'nde, 11 Kasım'a kadar görülebilir.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.