ESPN DeportesBrewers vence por 6-2 a Dodgers y está a un triunfo de instalarse en Serie MundialESPNNLCS Game 3: Takeaways as Brewers push Dodgers to brink of eliminationPunchTinubu campaign: Accord leaders urge Adeleke to clarify loyaltyThe Jerusalem PostPassengers of Egyptian aircraft that landed in Israel before October 7 were businessmen - reportCNN TürkMurat Boz ve Demet Özdemir'den yardım çağrısı! 'DUALARINIZI EKSİK ETMEYİN'InquirerGatchalian flags upcoming power rate hike amid inflation surgeDaily MaverickThe arrogance of scientific certainty — Cape Town’s baboons deserve ethics, not imprisonmentUOLLula comemora aprovação no Senado da PEC do fim da escala 6x1ZDF heuteEntdecken Sie das ZDF-NachrichtenstudioDaily MailWhite House Press Secretary Katie Zacharia 'did not pass bar exam' as she battles questions over her resumeABC News (Australia)Former stockman jailed for fatal attack on partner in NT town’s CBDسكاي نيوز عربية"تفوق العرق الأبيض" خلف "هجوم محتمل" على معبد هندوسي بأميركا
The Daily Newsstand · Free, Always
Thursday, October 15, 2026

Bir fare asla yalnız değildir!

Translate

İspanya’da sosyalist başbakan Pedro Sánchez erken seçim kararı aldı. Kamuoyu yoklamaları, muhafazakâr Halk Partisi ve faşist Vox’ın zaferine belki de bir koalisyon kurma olasılığına işaret ediyor. İspanya’da Vox’ın hükümet ortağı olma olasılığı korkutucu çünkü -1930’ları anımsarsak- bir fare asla yalnız değildir. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin çatlaklarında çok hareketli sürüler yaşıyor.

SÜPER DEVRE...

İspanya’nın erken seçim kararı üzerine Financial Times, böylece AB çapında 12 aylık bir “süper seçim döneminin” başladığına işaret etti: Finlandiya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Slovakya’ya, Almanya’da iki eyalet seçimine uzanan bu dönem, AB’nin siyasal geleceğini belirleyecek. Çünkü hemen tüm seçimlerin favori adayları hep faşist partilerden oluşuyor. Dahası, bu faşist partilerin aynı dönemde güç kazanması, AB çapında genel bir siyasal krizin mayalanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu partilerin aralarındaki benzerlikler çok dikkat çekici. Göçmenlere, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenler, ulusal kimliğe/kültüre yönelik tehdit olarak sunuluyor; küreselleşmeye karşı çıkılıyor; Brüksel (Avrupa Birliği merkezi), halkın iradesini boğan uzak bir bürokrasi olarak görülüyor; iklim krizi inkâr ediliyor; Ukrayna’ya verilen desteğin çekilmesi isteniyor; yerleşik merkez partileri ülkelerin sorunlarını çözmekten aciz, kendi çıkarlarına odaklanmış bir siyasal sınıf olarak tanımlanıyor. Böylece bu partiler gerçek sorunların, eşitsizliklerin sorgulanmasına değil, içerideki düşmanlardan arınma arzusuna odaklanıyor.

Bu partilerin salt seçim başarıları değil gündelik siyasal söylemi değiştirme kapasiteleri de büyük bir tehlike oluşturuyor: Almanya’da AfD’nin çocukların eğitiminden yurttaş devriyelerine, Rusya’yla ekonomik ilişkilerden göçmenlerin geri gönderilmesine uzanan önerileri, faşist düşüncelerin, AfD programını aşan bir “normalleşme” sürecine işaret ediyor. Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi de benzer bir dönüşümü ve dönüşümün Avrupa Birliği ve NATO üzerindeki sonuçlarını gündeme getirebilecek. Dahası, faşist partilerin sağında, İtalya’da Meloni’nin sağında güçlenmeye başlayan Ulusal Gelecek Partisi, İngiltere’de Reform UK’yi sağdan zorlayan Restorasyon gibi “daha faşist” partiler var. Portekiz’de Chega’nın güçlenmesi de bu faşist radikalleşmeyi güçlendiriyor. ABD’de Trump rejimini yöneten “Project 2025” ve Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri de Avrupa’daki faşist dalgayı finansal ve düşünsel düzeyde besliyor, bu “süper seçim dönemini” etkilemeye hazırlanıyor.

FARELER NASIL ÇOĞALDI? 

Yanıt, ekonomik güvensizlikle siyasal temsil krizinin kesiştiği yerde yatıyor. Ama gelin 1990’lardan başlayalım. O dönemde Alman Şansölyesi Schröder, İngiltere’de Tony Blair, küreselleşmeyi, yeni neoliberal dalgayı temsil ediyorlar, başı da ABD’de Clinton çekiyordu. Bu dalga tüm kapitalist merkezleri etkisi altına aldı, sonra geldi 2008 finansal krizinde duvara tosladı. AB’nin merkezçevre dinamiği açığa çıktı. “Büyük durgunluk”, göçmenler krizi ve pandemi, geçim sıkıntısı, kamu hizmetlerinin gerilemesi, gelecek kaygısı ve merkez partilerin neoliberal politikaları, geniş kesimlerde değişim arzusuna, dönemin neoliberal seçkinlerine yönelik giderek artan bir öfkeye dönüştü.

Faşist hareketler bu tepkiyi devşirmeye başlarken sol, filozof Susan Neuman’ın bu ay yayımlanan Call It Evil (kötülüğün adını koyalım) başlıklı kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor, “kötülüğün” (faşizmin) adını koyamıyordu. “Otoriter” denince bu insanlar bunu rejimin niteliği hakkında bir uyarı değil, siyaset biliminin, bir derece sorununa işaret eden, nötr bir kategorisi gibi algılayabiliyordu: Yeterince demokratik değil ama sonuçta otoriter bir hükümet; kurumlar onu sınırlar... gelecek seçimlerde gider... Bu düşünce hattı, aciliyeti örtüyor, geniş kitleleri uyarmakta gecikiyordu. Kötülüğün adını koyamamak onun normalleşmesine yardımcı oluyordu. Bu adeta “abartmayalım altı üstü bir fare” demeye benziyordu, çatlaklarda çoğalanları düşünmeden...

Gelmekte olanı önlemek istiyorsak kötülüğün adını koyarak başlayalım!

View the original on Cumhuriyet →

KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.