83. Venedik Film Festivali’nden notlar: Gerçeğin içinde ve sınırların ötesinde...


Ana seçkinin en çarpıcı filmlerinden biri olan “Dau”, Rus asıllı yönetmen İlya Khrzhanovsky’nin (1975) yirmi yıldan bu yana üzerinde çalıştığı devasa bir projenin son noktası. Geçmişte, dönem dönem eldeki malzemelerden kotarılmış farklı biçimleriyle sinema, tiyatro ve sergi mekânlarında izleyicilerle buluşmuş olan iddialı projenin, 195 dakikalık bir filme dönüşen son aşaması.
Estetiğiyle çarpıcı, mizanseniyle çılgın, içeriğiyle önemli, dağınıklığı gerisinde tutarlı, hem itici, hem de büyüleyici bir başyapıt.
Dau, Sovyet atom bombasının babası, fizikçi Lev Landau’nun (1908 Bakû-1968 Moskova) takma adı. Bir noktada, Oppenheimer’in genleri farklı sahte ikiz kardeşi diyebiliriz Landau’ya. Aralarında, zıt yanları eksik olmayan, çok boyutlu bir akrabalık var sanki.
1962 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü, “yoğunlaşmış maddenin, özellikle de sıvı helyumun süper akışkanlığını açıklayan öncü teorik çalışmaları” nedeniyle tek başına alan Landau’nun yaşamından esinlenen film, klasik bir biyografi olmanın çok ötesinde, deneysel nitelikleri ve çapraz sanatsal boyutlarıyla son derece özgün, değerli bir çalışma. Değişik bir sinema dili arayışı gerisinde, performans sanatlarıyla antropolojiyi harmanlarken toplumsal ve politik boyutlarıyla da zenginleşen, uzun soluklu benzersiz bir yapıt olan “Dau”nun ilk hazırlıkları 2006’da başlar. Harkiv’de, dev bir Sovyet araştırma enstitüsü dekoru kurulmuş, yüzlerce insan burada dönemin koşullarını yaşayarak iki yıl boyunca çekimlere katılmıştı. Yaklaşık 700 saatlik 35 mm çekilmiş görüntülerden bugünkü son versiyona gelene dek çok sayıda film çıkmıştı ortaya.
KURMACA VE GERÇEK İLİŞKİSİ
Khrzhanovsky’nin temel amacı, Stalin döneminin yoğun gözetim ve baskısı altında oluşan korku imparatorluğu gerçeğini perdede yeniden canlandırmak değil; seyirciye, tüm benliğiyle, kendini o düzenin içinde bulunma duygusunu yaşatabilmek.
Bu uzun süreçte, profesyonel oyuncular yerine akademisyenlerden, sanatçılardan, müzisyenlerden ve sıradan insanlardan oluşan geniş kadrosuyla doğaçlamaya alan açan Khrzhanovsky, gerçek yaşamdan beslenen ilişkileri ve durumları, yer yer son derece sert bir bakış açısı eşliğinde, tüm çiğlikleriyle sahneye koymayı başarıyor. Sonuçta, kurmaca ile gerçek arasındaki sınırları bilinçli olarak yok eden; bazen alabildiğine büyüleyici estetik cüretkârlığıyla hayranlık uyandıran, yer yer de provokatif duruşuyla son derece rahatsız edici olabilen karmaşık bir sinema yapıtı çıkıyor ortaya.
Özellikle işkence ve sevişme sahnelerinin çiğ bırakılmış ya da estetize edilmiş gerçekçiliği, “Dau”nun sinemasal etkisini artırırken, yönetmenin getirip önümüze koyduğu temel sorunun da altını çiziyor: Bir sanat yapıtı adına, gerçek insanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri psikolojik ve bedensel sınırlar ne ölçüde zorlanabilir?
Daha önceki dönemlerde izlenen, henüz tamamlanmamış “Dau” filmleri sonrasında ağır etik eleştirilere hedef olan Khrzhanovsky, çekimlerin oyuncuların bilgisi ve rızasıyla yapıldığını; işkence ve tecavüz sahnelerinin gerçekleri yansıtmadığını vurgulayarak “Tek gerçek, aslında, duygularımızla oluşturduğumuz öznel gerçeğimizdir” tezini savunmuştu.
AVRUPA’DA BOYKOT
Sovyet totalitarizmini geçmişte kalmış bir tarih olarak değil, bilim, iktidar ve bireysel özgürlük arasındaki tehlikeli ilişkilerin hâlâ canlı bir modeli olarak önümüze getiren filmin başrolünde, son derece yaratıcı, pırıltılı bir yorum sunan Yunan kökenli Rus müzisyen, orkestra şefi ve aktör Teodor Currentzis (1972), sergilediği çok boyutlu performans ile, “Dau”nun yarattığı garip gerçeklik duygusunu daha da yoğunlaştırmakta.
Bu arada, Ukrayna savaşına rağmen sanatını Rusya’da icra etmeyi sürdürdüğü gerekçesiyle, Currentzis’in bazı konserlerinin Avrupa ülkelerinde boykot edildiği bilgisini de eklemeliyiz.
CRUZ VE BARDEM’E RAĞMEN...
“Dau” ne kadar heyecan vericiyse ilgiyle beklenen Altın Aslan adayı “Bunker” o kadar düş kırıklığı yarattı!
Yetenekli, saygın bir yazar ve dramaturg olan, geçen yıl çok genç sayılabilecek bir yaşta prestiji yüksek Fransız Akademisi üyesi seçilen Florian Zeller (1979), yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarladığı ilk film yönetmenliği denemesi olan “Le Père”( Baba, 2019) ile, insan ruhunun kırılganlığına ve aile ilişkilerinin görünmeyen çatlaklarına son derece incelikli biçimde yaklaşmış bir sanatçıydı. Anthony Hopkins ile Olivia Colman’ın yorumladıkları film, umut verici bir ilk adım olmuştu. İkinci adım, “Oğul” (Le Fils, 2022) yine başarılıydı ve Venedik’te uzun uzun alkışlanmıştı.
Florian Zeller’in üçüncü filmi olan “Bunker” de kâğıt üzerinde çok şey vaat ediyordu. Yazarın, yine kendi kaleminden çıkan senaryo, son derece doğurgan gözükmekteydi.
Dünyanın çöküşünden korkan bir teknoloji milyarderi, yeraltında yaptırmak istediği lüks sığınağı, Javier Bardem’in yorumlayacağı ünlü bir mimara yaptırmak istemektedir. Kendinden emin ve kendini beğenmiş mimar, karısıyla (Penélope Cruz) arasındaki güçlü aşk bağlarının giderek gevşediğini görmektedir, yaşamına yön veren değerleri sorgulama aşamasına gelmiştir.
Ne yazık ki bu kadar sıradan sözcük ve imgelerle özetlenecek kadar yavan, sıradan bir geniş kitle sineması örneği çıkıyor karşımıza.
Penélope Cruz ile Javier Bardem’in güçlü varlıkları, hatta gerçek hayattaki birlikteliklerinin yarattığı özel kimya, filmin kimi sahnelerini ayakta tutuyor belki ama iki yıldız oyuncunun getirdiği ağır yük yönetmeni bir noktadan sonra boğmuş olmalı. Tıpkı, senaryonun nefesinin sık sık kesilmesi gibi.
Daha da önemlisi, zenginlik, eşitsizlik, yalnızlaşma ve gelecek korkusu gibi önemli meseleler, sanki yetenekli bir yazarın incelikli kaleminden değil de geniş kitleleri hedefleyen bir senaryo algoritmasından çıkmışçasına, kolay tüketilen espriler ve açıklamalar biçiminde yansımış diyaloglara. Neredeyse yapay zekâ tarafından kaleme alınmış gibi! Kuşkusuz, karikatürize edilmiş sert bir benzetme bu ancak filmin giderek “yapay”laşan dramaturjisini anlatmak için, ne yazık ki uygun bir benzetme.
ELON MUSK BELGESELİ...
Bunker’daki teknoloji milyarderi karakteri de günümüzün Elon Musk/Zuckerberg tipolojisini çağrıştırmakta. Tam da bu nedenle, yarışma dışı gösterilen Alex Gibney (1953) imzalı “Musk” belgeseli ayrıca önem kazanıyor. Yaklaşık dört saat süren film, Elon Musk’ın teknoloji girişimciliğinden siyasal güce erişmeye dek uzanan yükselişini, çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkileri ve giderek büyüyen toplumsal etkisini araştırıyor.
Musk filme bizzat katılmayı reddetmiş. Aslında, Gibney’nin gerçekleştirdiği belgesel, sadece bir milyarderin portresinden çok, teknolojik servetin siyasal iktidara dönüşebildiği bir çağın anatomisi olarak önem kazanıyor.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.