PISA’da yükseldik, peki eğitimde?

PISA 2025 Batı’da alarm yaratırken Türkiye’de iktidar sonucu hemen bir başarı anlatısına dönüştürdü. Puanları gerileyen ülkeler eğitim sistemlerini masaya yatırmaya başladılar. Biz belli ki kendimizi pohpohlamakla yetineceğiz.
Haksızlık etmeyelim. Ortada görmezden gelinmemesi gereken bir başarı var. Türkiye, uluslararası standart testlerde uzun dönemde matematik, fen ve okuma becerilerinde ilerleyen ülkelerden biri. Üstelik bunu eğitime erişimin hızla genişlediği bir dönemde başardı.
Ama soru şu: PISA’da yükselmek, eğitimde iyiye gittiğimiz anlamına geliyor mu? Hele yapay zekânın yaşamın ve öğrenmenin her alanına böylesine hızla girdiği bir dönemde tartışmamız gereken yalnızca kaç puan aldığımız, kaçıncı sıraya yükseldiğimiz olabilir mi? Yoksa çok daha temel bir soruyla mı yüzleşmeliyiz: Nasıl bir eğitim, nasıl bir okul, nasıl bir insan?
PISA’yı ülkelerin yarıştığı bir lig tablosu gibi okumamak gerek. Çünkü PISA bazı şeyleri ölçüyor, bazılarını ölçmüyor. Laik ve bilimsel eğitimden ne kadar uzaklaşıldığını, müfredatın ideolojik içeriğini, öğretmenin niteliğini ve özerkliğini, tarikat ve cemaatlerin eğitim alanındaki etkisini, çocuklara merak etme, sorgulama ve eleştirel düşünme yeteneğinin ne ölçüde kazandırıldığını PISA puanlarından okuyamazsınız. Dolayısıyla ortada bir çelişki yok: Bir ülkenin PISA puanları yükselirken eğitim sisteminin başka temel nitelikleri gerileyebilir.
ALARM ZİLLERİ... NEDEN ÇALIYOR?
Üstelik mesele yalnız Türkiye’nin değil. PISA 2025 sonuçları dünya açısından kaygı verici. OECD ülkelerinde 2015-2025 arasında matematik performansı 22, okuma performansı 28 puan geriledi. 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 20’si matematik, okuma ve fen alanlarının üçünde birden temel yeterlilik düzeyinin altında. Belki puanlardan daha düşündürücü olan okumanın kendisinin değişiyor olması. Öğrenciler bilgiyi yorumlamakta, kanıtları değerlendirmekte ve okuduklarının güvenilirliğini tartmakta giderek daha fazla zorlanıyor. Bir de yeni kavram var: “Hasty reading” yani aceleci okuma. Göz metnin üzerinden hızla geçiyor; bilgi alınıyor sanılıyor ama derinlemesine anlaşılmıyor.
İnsanlık tarihinde çocukların önünde hiç bu kadar fazla bilgi olmamıştı. Ama aynı çocuklar okuduklarını anlamakta ve doğruluğunu değerlendirmekte daha fazla zorlanıyor. PISA konusunu araştırırken önüme önemli bir çalışma çıktı. Eğitim ekonomistleri Nadir Altınok ve Claude Diebolt’un yeni kitabı Edumetrics: Measuring Human Capital for the 21st Century tam da bu noktada önemli bir soru soruyor: Bir çocuğun kaç yıl okula gittiğini bilmek, onun ne kadar eğitim aldığını gerçekten gösterir mi?
İki ekonomist soruyor: 20. yüzyılda eğitimin başarısını büyük ölçüde okullaşma oranları ve okulda geçirilen yıllarla ölçtük. 21. yüzyılın sorusu ise başka: Öğrenci okulda ne öğrendi? Öğrendiğini kullanabiliyor mu?
Ve bir konu daha: Okula erişimi demokratikleştirmek yetmiyor; öğrenmeyi de demokratikleştirmek gerekiyor.
Türkiye’nin PISA başarısında madalyonun öteki yüzü de var: Sosyoekonomik açıdan en avantajlı yüzde 25 ile en dezavantajlı yüzde 25 arasındaki fen puanı farkı 81 puan. Üstelik 2015-2025 arasında bu fark OECD genelinde daralırken Türkiye’de açıldı.
Yani ortalama başarı yükselirken eğitim eşitsizliği de büyüyebiliyor.
KAPIDAN YAPAY ZEKÂ GİRDİ
Tam biz 20. yüzyılın eğitim sorunlarını çözmeye çalışırken kapıdan yapay zekâ girdi. “Yapay zekâ okula girmeli mi?” tartışmasının gerisinde kaldık. Girdi bile. Şimdi mesele onunla ne yapacağımız. Bilim dünyasında geleceğin eğitimi konusunda tek bir reçete yok. Ama ortak zemin giderek belirginleşiyor.
Her şeyden önce bilgiden vazgeçmek yok. “Nasıl olsa yapay zekâ var; çocuk neden bunları öğrensin?” yaklaşımı büyük bir yanılgı. Eleştirel düşünmek için bilgi gerekir. Çocuk bilmediği konuda yapay zekânın doğru mu yanlış mı söylediğini nasıl anlayacak?
Ama bilgi de yetmez. Çocuğa derin okumayı, kanıt aramayı, kaynakları karşılaştırmayı, doğru soruyu sormayı ve kuşku duymayı öğretmek gerekiyor. Bunlar artık yalnız akademik değil, aynı zamanda yurttaşlık becerileri.
Öğretmenin rolü de değişiyor. Yapay zekâ öğretmeni gereksizleştirmiyor; tersine iyi öğretmeni daha önemli kılıyor. Öğretmen yalnız bilgi aktaran değil, çocuğun öğrenme sürecini tasarlayan kişi olmak zorunda.
Sınav da değişecek. Yapay zekânın birkaç saniyede yazabildiği kompozisyonu eve ödev vermenin ne anlamı kalacak? Artık yalnız “Cevabın ne?” değil, “Bu sonuca nasıl vardın? Hangi kaynağa neden güvendin? Yapay zekânın hangi cevabını reddettin ve neden?” diye sormamız gerekecek.
Ve okulun belki de en önemli işlevi kalacak: Çocukların konuşmayı, tartışmayı, birlikte çözüm üretmeyi, farklı düşünene tahammül etmeyi öğrendikleri ortak alan olmak. Makine kişiye özel öğretmen olabilir ama bir toplum içinde insan olmayı öğretemez.
YENİ EŞİTSİZLİK
Türkiye açısından asıl tehlike burada. Bu- güne kadar eğitim eşitsizliğini iyi okula, iyi öğretmene, kitaba ve teknolojiye erişim üzerinden tartıştık. Yapay zekâ çağında yeni bir ayrım doğabilir:
Yapay zekâya erişebilenlerle erişemeyenler arasında değil yalnızca; onu düşünmek için kullananlarla düşünmenin yerine kullananlar arasında.
Yapay zekâ çağında ülkeler arasındaki asıl yarış da burada yaşanacak: Yapay zekâya sahip olmakta değil, onun karşısında kendi aklını kullanabilen insan yetiştirmekte.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.