InquirerRespect Sagada’s tradition for the dead, tourists toldDaily MaverickUkraine pauses strikes on Russian refineries after pressure from Trump, WSJ reportsESPN'Be a problem solver': Why Chip Kelly went in the rabbit hole for his offenseESPN DeportesPackers vuelven a la victoria con triunfo en casaPunchObi faults Tinubu campaign posture, questions capacity to governThe Jerusalem PostBrazil's President Lula won, but its people elected ‘a divided government’ - analysisZDF heuteAktuelle Pressemitteilungen des ZDFХабрClaude и Codex составили рейтинги вузов б.СССР по 49 критериям из мира Verilog, FPGA и ASICNew Straits TimesMarquez hits the ground running as injured Martin struggles at SepangLenta.ruНазвана главная причина задержек в поиске пропавших туристовColliderOne of 2026's Biggest Breakout Stars First Stole the Show in This Classic Fantasy GameMalay MailThree Myanmar boys aged 11 and 12 plead not guilty to threatening woman, 71, in Bukit Mertajam with mop, metal rod and stones
The Daily Newsstand · Free, Always
Friday, October 30, 2026

Umut da bir Cumhuriyet meselesidir...

Translate

103 yıl... Arkamızda kocaman bir tarih. Kurtuluş ve kuruluş... Neler başarılmadı ki bu topraklarda! Savaşlardan yorgun, yoksul, büyük ölçüde okuma yazma bilmeyen bir toplumdan yeni bir ülke yaratıldı. Üstelik yalnızca bir devlet kurulmadı. Bir gelecek tasarlandı. Eğitimden bilime, hukuktan sanata, kadın haklarından sanayileşmeye uzanan büyük bir dönüşümün temelleri atıldı.

29 Ekim... Cumhuriyetin 103. yılını yurdun dört bir yanında coşkuyla kutladık dün. Bayraklar, marşlar, meydanları dolduran insanlar... Ortak bir geçmişi hatırlamak, aynı duyguda buluşmak, bir ulus olmanın değerini yeniden hissetmek elbette önemli. Ama kutlamalar bittiğinde, meydanlar boşaldığında, bayraklar kaldırıldığında geriye ne kalıyor?

Cumhuriyetin bize bıraktığı en büyük miraslardan biri, belki de geleceği değiştirebileceğimize duyduğumuz inançtı. İmkânsız denileni mümkün kılma cesaretiydi. Azim, emek, çok çalışmak, akla ve bilime güvenmekti.

Peki bugün o inancın neresindeyiz?

Gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aradığı, bilim insanlarının yeterli destek bulamadığı, liyakatin yerini sadakatin aldığı, hukuka güvenin aşındığı, milyonlarca insanın geçim derdine sıkıştığı bir Türkiye’de yaşıyoruz.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, ilk yüzyılın kazanımlarını bile korumakta zorlanıyoruz. Kadınların hakları tartışmaya açılıyor, laik eğitim aşındırılıyor, düşünce ve ifade özgürlüğü daralıyor.

Üstelik bütün bunlar olurken en tehlikeli kayıplarımızdan biri, geleceğin bugünden daha iyi olabileceğine ilişkin inancımız. Oysa bu ülkenin tarihinde başka hikâyeler de var.

BİR BİLİM İNSANININ BİTMEYEN MERAKI

Nobel ödüllü bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar, Bahçeşehir Üniversitesi’nde gençlerle buluşuyor. Türkiye’nin dört bir yanından gelen gençlerin arasındayım. Dinliyoruz.

Bilim yapmak isteyenlere tavsiyesi şu: Avrupa’ya, ABD’ye gidin. Bilim disiplinini, bilimsel düşünme biçimini öğrenin. Ama sonra Türkiye’ye dönün. Çünkü bu ülkeye borcunuz var. Ardından kendisine sorulabilecek soruyu da kendisi soruyor: Peki sen neden dönmedin?

Anlatıyor. Diyarbakır’da askerlik yaptıktan sonra Türkiye’de kalmak, bilimsel çalışmalarını burada sürdürmek istemiş. Bir üniversitenin biyokimya bölüm başkanıyla görüşmüş. Aldığı yanıt ise heves kırıcı: Burada karaciğer testleri yapıyoruz. Bunu mu yapacaksınız? Herhangi bir teknisyen de yapabilir. Ve Sancar, bilim yolculuğuna ABD’de devam etmiş. Yıllar sonra Nobel ödülünü kazanmış. Ama onun hikâyesinde beni asıl etkileyen Nobel değil. Ödülü aldıktan sonra da durmaması. “Artık başardım, yeter” dememesi. Çünkü kafasında hâlâ sorular var. Yanıt bekleyen, çözülmesi gereken bilimsel problemler var. Gençlere ikinci tavsiyesi de bu yüzden çok çarpıcı: Üzerinde çalıştığınız soruna bir rakip gibi bakın. Onunla mücadele edin. “Seni çözeceğim, senin ananı ağlatacağım” deyin.

İşte bilimsel merak, işte azim, işte pes etmemek!

Ama burada durup başka bir soru da sormamız gerekiyor. Türkiye, yeni Aziz Sancarların yetişmesine ne kadar izin veriyor? Yetenekli gençlere araştırma yapabilecekleri ortamı, özgürlüğü, kaynakları, güveni sunabiliyor muyuz? Yoksa onları yetiştirip sonra başka ülkelerin bilim dünyasına mı uğurluyoruz? Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca sahip olduğu topraklar, binalar, yollar değildir. İnsanlarının aklıdır, yaratıcılığıdır, üretme gücüdür. Ve o gücü ortaya çıkarabilecek kurumlarıdır. Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin merkezinde de bu vardı.

YEDİ ERKEĞE KARŞI BİR KADIN 

Fiba Holding’in 29 Ekim için hazırladığı reklam filminde karşıma çıktı Türkiye’nin ilk kadın muhtarı. Daha önce hikâyesini bilmiyordum. Benim eksikliğim. Adı Gül Esin. 1933 yılında, Aydın’ın Demircidere köyünde muhtarlık seçimleri yapılacak. Yedi erkek aday var. Gül Esin çıkıyor ve “Ben de adayım” diyor.

Düşünün o günlerin Anadolu’sunu. Kadınların kamusal hayatta görünür olmasının bile kolay olmadığı bir dönem. Karşısında yalnızca yedi erkek aday yok. Yüzyılların alışkanlıkları, önyargıları, kadınlara biçilen roller var. Ama Gül Esin geri adım atmıyor. Aday oluyor, mücadele ediyor ve kazanıyor. Türkiye’nin ilk kadın muhtarı olarak tarihe geçiyor. Üstelik yalnızca seçilmekle yetinmiyor. Köyüne yol, köprü, köy odası kazandırmak için çalışıyor. Kız kaçırma olaylarına karşı mücadele ediyor. Kadınların toplumsal yaşamda söz sahibi olabileceğini gösteriyor.

Cumhuriyetin kadınlara açtığı kapıdan giriyor ve ardından gelecek kadınlara da yol açıyor.

Bir köyde, bir kadın, yedi erkek adaya karşı.

Bu hikâyenin gücü yalnızca bir seçim kazanılmasında değil. Bir zihniyetin değiştirilebileceğinin kanıtlanmasında. Tabii yine 1933 yılında Ankara Kazan'da Satı Çırpan'ın muhtar seçildiğini, ardından milletvekili olduğunu da hatırlatalım… Ancak bugün bu hikâyeyi anlatırken şunu da sormalıyız: Aradan geçen neredeyse bir yüzyılda kadınların eşitliği konusunda ne kadar yol alabildik? Kadınların yaşam biçimlerinin, haklarının, kararlarının hâlâ tartışma konusu yapılması nasıl açıklanabilir? Cumhuriyetin kadınlara kazandırdığı hakları birer tarihsel hatıra olarak mı göreceğiz, yoksa onları daha ileriye taşımak için mi mücadele edeceğiz?

UMUT BEKLENMEZ, YARATILIR 

Aziz Sancar ile Gül Esin’in hikâyeleri birbirinden çok farklı. Biri bilim dünyasında insanlığın bilgi birikimine katkıda bulunuyor. Diğeri küçük bir Anadolu köyünde toplumsal dönüşümün öncüsü oluyor. Ama ikisinin ortak bir özelliği var: Kendilerine çizilen sınırları kabul etmemeleri.

Birinin önüne bilim yapabileceği bir ortamın yokluğu çıkıyor. Diğerinin karşısına yüzyılların erkek egemen anlayışı. İkisi de vazgeçmiyor.

Cumhuriyetin kuruluşunda da aynı irade yok muydu? Bugün ihtiyacımız olan şey, geçmişin başarılarını tekrar tekrar sıralayıp onlarla övünmekten ibaret olamaz. Cumhuriyete sahip çıkmak, onu yalnızca törenlerde, marşlarda, nutuklarda yaşatmak değildir. Bilimi özgürleştirmektir. Eğitimi yeniden aklın ve sorgulamanın üzerine kurmaktır. Kadınların eşitliğini tartışılmaz kılmaktır. Gençlerin geleceklerini bu ülkede hayal edebilmelerini sağlamaktır. Hukuku, adaleti, demokrasiyi herkes için güvenceye almaktır. Ve belki de en önemlisi, bu ülkenin değişebileceğine yeniden inanmaktır. Çünkü umutsuzluk yalnızca bireysel bir duygu değildir. Bir toplumu hareketsiz bırakan, değişimin mümkün olmadığına inandıran bir teslimiyet biçimine de dönüşebilir. Oysa Cumhuriyetin kuruluş hikâyesi, tam tersini anlatıyor. Koşullar ne kadar ağır olursa olsun, gelecek önceden yazılmış değildir. 103 yıl önce de değildi. Bugün de değil. Biliyoruz ki umut saklandığı yerden kendiliğinden çıkmayacak.

View the original on Cumhuriyet →

KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.