Gazetecilik kuşatma altında!

Bugün 10 kentte gazeteciler olarak sokağa çıkıyoruz. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın öncülüğünde basın meslek örgütlerinin çağrısı: “Sansüre hayır, habere özgürlük.”
İçinde yer aldığımız medya düzeni, bugün büyük bir kuşatma altında. Olayların ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan gazetecilerin kapılarına polis dayanınca milyonlarca insanın habere, gerçeğe ulaşabileceği kapılar kapanıyor.
Havuz medyasının örtmeye çalıştıklarını yazan ve söyleyen gazeteciler tutuklanıyor, haber sitelerine erişim engelleri getiriliyor, televizyonlara kayyum atanıyor, ilan ve reklam verenlere açık ya da örtülü baskılarla havuz dışı medyaya ekonomik cendereler kuruluyor. Bu tür her müdahaleyle toplumun gözüne adeta mil çekiliyor.
Son olarak Cumhuriyet yazarı Murat Ağırel ve BirGün muhabiri İsmail Arı’nın tutuklanmalarına karşı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yaptığı özgürlük çağrıları, gazeteciliğin nasıl bir kuşatma altında sürdürüldüğünü gösteriyor. Meslektaşlarımızın adlarını artık haberlerinin altında olduğu kadar adliye koridorlarında, cezaevi kapılarında duyuyoruz.
Gazeteci belge arar, iddiaları araştırır, ilgili kişilere sorar, yayınlamadan önce haberini doğrulamaya çalışır.
Araştırmanın kendisinin suçlama konusu haline gelmesi ise mesleğin bütün çalışma alanını tehdit eder. Haber merkezlerine yayılan soru giderek değişir: “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanına “Bunu yazarsam başıma ne gelir?” eklenir. Otosansür de böyle yerleşir. Tıpkı bugün yaşadığımız gibi.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Nisan 2025-Nisan 2026 dönemini kapsayan raporu, medyaya yönelik baskının boyutlarını ortaya koyuyor:
En az 53 gazeteci hakkında soruşturma, 67 gözaltı işlemi, 19 tutuklama. İki gazeteciye ev hapsi, 26 gazeteciye başka adli kontrol tedbirleri uygulanmış. Aynı dönemde 224 ceza davasında 300’ün üzerinde gazeteci yargılanmış. Bu sayılar, haber için harcanması gereken zamanın savunma hazırlıklarıyla nasıl tüketildiğini anlatıyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 16 Ekim’de düzenlediği Bağımsız Gazetecilik Konferansı’nda da son iki yılda 10 televizyon kanalına kayyum atandığına dikkat çekilmişti.
TGC Başkanı Vahap Munyar, tutuklamalar ve erişim engellerinin yanında düşük ücretleri, sendikasızlığı ve Basın İş Kanunu dışında çalıştırılmayı gündeme getirmişti. Yani gazetecinin özgürlüğüyle, emeğinin güvencesi aynı kuşatma altında.
Ekonomi muhabirliği açısından da zor bir eşikteyiz. Ekonomi büyük bir fon krizi ile çalkalanıyor. Yurttaşın birikimini dolandıranlardan çok fon soruşturmasını haberleştiren gazeteciler hakkında işlemler yürütülüyor.
Oysa insanların parasının akıbetini araştırmak, düzenleyici kurumlara soru yöneltmek, sorumluların açıklamalarını sorgulamak gazeteciliğin görevi.
Birikimini kaybeden insanın hangi kuruma güveneceğini bilmeye ihtiyacı var. Bir denetim eksikliği varsa ortaya çıkarılmasını, ihmal varsa da hesabının sorulmasını bekliyor.
Gazeteciye yönelen her baskı, bu soruların yanıtlanmasını da güçleştiriyor. Ekonomide güveni korumanın yolu, kamunun bilmesi gerekenleri karanlıkta bırakmaktan geçmez. Şeffaflık, hesap verme iradesi ve özgürce soru sorabilme ortamı gerekir.
Bir televizyonun yayını kesildiğinde, gazetecinin kalemi sustuğunda emeklinin geçim derdi, işçinin ücret kaybı, üreticinin borcu ortadan kalkmıyor. Bu insanların seslerini duyurabilecekleri bir alan daha eksiliyor.
Erişim engelleri de aynı sonucu yaratıyor. Haber hazırlanmış olsa bile okuruna ulaşamıyor. Böylece baskı, muhabirin masasından yurttaşın telefonuna kadar uzanıyor
Gazetecilerin 24 Ekim’de 10 kentte sokağa çıkıyor olmasının nedeni de bu. İstanbul’daki buluşma bugün saat 13.00’te Kadıköy Boğa Heykeli önünde.
Bu çağrının muhatabı, gerçeği öğrenmek isteyen herkes.
Gazetecilerin özgürlüğünü savunmak, kendi hayatımız hakkında söz söyleme hakkımızı da savunmaktır. Çünkü sorulamayan her sorunun, yazılamayan her haberin bedelini eninde sonunda toplum ödüyor.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.