‘Hastaneler hastalar için var, halbuki bugün ihtiyacımız sağlığı geliştirmek’



Haberlerimizi Google’da Takip Edin
Gelişmelerden anında haberdar olun.
Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin
Haberin Devamı
Boston’da sabah 6.00 olmasına rağmen T. H. Chan Halk Sağlığı Okulu’nun yeni dekanı Rıfat Atun takım elbisesiyle çoktan hazır, karşımda. Görüntülü aramayla yapacağımız bu söyleşiden sonra toplantılarla dolu bir gün onu bekliyor. Dünyanın en saygın kurumlarından birinde önemli bir göreve getirilen küresel sağlık sistemleri profesörüne sorulacak çok soru var. Atun, yapay zekânın itici güç olduğu, önemli bir geçiş döneminde büyük bir sorumluluk aldığının farkında ama bu neşesinden eksiltmemiş. Kendisini iyimser biri olarak tanımlayan Atun’la ülkelerin sağlık sistemlerini, insanlığın başına bela olan hastalıkları, zayıflama iğneleri, doğum sonrası psikoz, yüksek protein, direnç egzersizleri gibi güncel sağlık meselelerini konuştuk. Hikâyesinin başladığı yer olan Kıbrıs’tan, atletizm geçmişinden, çocukken İngiltere’ye gitme kararı alışından ve acil serviste hayatını değiştiren o geceden söz ettik...
Haberin Devamı
◊ Yeni görevinizi tebrik ederim. Harvard tarihinde dekan olan ilk Türk sizsiniz sanırım. Bu, özel bir şey hissettiriyor mu?
Harvard’da çok değerli Türk arkadaşlar var ama ilk Türk dekan bildiğim kadarıyla benim. Tabii, bu çok çok büyük bir onur. Harvard’da olmak başlıbaşına bir onur. Çocukluk hayallerimi yaşıyorum. Ama bunu kişisel başarıdan öte bir sorumluluk olarak görüyorum. Dünyada çok büyük problemler var. Bizim görevimiz yetiştirdiğimiz nesillerle bunları çözmeye katkı sağlamak.
◊ Biz ülkedeki sağlık sistemini ona ne kadar erişebildiğimize bakarak değerlendiriyoruz. Bu alanda çalışan biri olarak siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, insanların baktığı şey doğal olarak erişim. Ama sağlık sistemi bunun çok ötesinde. Ben çalışmalarımla ‘sistem’ çerçevesini getirmeye çalışıyorum. Çok basit gibi görünüyor ama daha önce yapılmamış. Şimdiye dek hep ‘girdi-çıktı-sonuç’ modeliyle bakılmış. Ve bunun çok kötü neticeleri olmuş.
◊ Nedir bu yanlış model?
‘Ne kadar fazla kaynak, o kadar çok sonuç’ modeli. Maalesef bu yanlış. Biz çözüm üreten bireyler üç işlevle ilgilenmeliyiz: Bir, yönetişim yani makro seviyede organizasyon. İki, finansman. Üç, kaynak yönetimi. Bunları kullanıp etkili, verimli, hakkaniyetli, bireylerin haklı ve makul beklentilerini karşılayabilecek sistemler kurmalıyız.
Haberin Devamı
◊ Bu kriterlere göre bugün hangi ülkeler iyi iş çıkarıyor?
Bu soruya ben ‘parti sorusu’ diyorum; bir yemeğe filan gittiğinizde ilk bu soruluyor (gülüyor). Cevap; “Değişir”. Çünkü ‘en iyi sağlık sistemi’ diye bir şey yok, toplumun değerlerine uygun sağlık sistemi diye bir şey var. Bazı toplumlarda bilime dayalı, etkili müdahaleler ve verimlilik önemlidir, bazı toplumlarda hakkaniyet, bazılarında bireysellik... Verimliliğe ve hakkaniyete değer veren toplumlara bakarsak, kuzey ülkeleri başarılı. Danimarka özellikle... Bir de harcanan para ve elde edilen sonuç karşılaştırması yapıyoruz. Buna göre de İspanya ve İtalya önde çıkıyor. Skoru kötü olanlar arasında ABD var. ABD’de sağlık için her yıl kişi başı 15 bin dolar harcanıyor. Gayrisafi milli hasılanın yüzde 17-18’si ve her yıl artıyor. Bu büyük harcamaya rağmen sağlık çıktıları 2015’ten beri kötüye gidiyor. Türkiye’de harcanansa kişi bazında yedide biri (satınalma gücü paritesine göre), gayrisafi milli hasıla bazında dörtte biri civarında.
Haberin Devamı
◊ ABD’de sağlık neden hâlâ bu kadar büyük bir sorun?
ABD’de herkesi kapsayan bir sağlık sistemi yok. Ama İngiltere’de 1948’den beri var. Buna rağmen 2014’ten beri sağlık çıktıları kötüye gidiyor. İkisi de kötü çünkü ikisi de yüzyıllar önce şu ankinden farklı bir dünya için geliştirildi. Mevcut düzen hâlâ hastalığa odaklanıyor; kurumlarının adı bile ‘hastane’ yani bunlar hastalar için olan kurumlar. Halbuki bugün ihtiyacımız; sağlığı geliştirmek. Bir arabanın motoru bozuksa istediğiniz renge boyatın, performansı yükselmez.
◊ Türkiye’yi nasıl buluyorsunuz?
Türkiye, 2003-2013 arasında sağlıkta dönüşüm programını çok hızlı hayata geçirebildi. Birçok parametrede iyileşme sağlandı; çocuk ölüm hızı, anne ölüm hızı... Yaşam süresi arttı, memnuniyet seviyesi arttı, finansal risk azaldı. Ama 2013’ten sonra büyük bir durgunluk hatta geriye gidiş başladı. Dost acı söyler... Türkiye’nin takip ettiği yol, yani devamlı hastane yapan sistemler bugüne uygun değil. Asıl yapılması gereken, sağlığı merkeze almak. Tabii ki hastaları tedavi etmek çok önemli ama bununla birlikte bize sağlığı bireysel ve toplumsal seviyede geliştirebilecek sistemler gerekli. Kronik hastalıkları hastanelerde tedavi etmek çok zor. Türkiye gibi üst-orta gelirli ülkelerde (Dünya Bankası’nın sınıflandırmasına göre Türkiye bu kategoride) nüfusun yüzde 25-30’unda yüksek tansiyon var, yüzde 5-10’unda diyabet var. Bunların yükü sadece hastanede tedavi edilemeyecek kadar büyük. O yüzden tamamen farklı bir yaklaşıma geçilmeli.
Haberin Devamı
◊ İlaç şirketleri sağlık politikalarında söylendiği kadar etkili mi?
İlaç şirketlerinin görevi ilaç geliştirmek ve satmak. Onlar görevlerini yapıyor, hissederlarına gelir sağlamaya çalışıyor. Ama sağlık sisteminin işleyişi; topluma hizmet etmesi gereken politikacıların sorumluluğunda. Maalesef birçoğu tekrar seçilmek için kısa süreli çözümler üretiyor. Bu yüzden birçok ülkede sağlık hizmetleri gerektiği kadar gelişmiyor.
◊ Son yıllarda kaynaklar sağlıkta en çok hangi alanlara ayrılıyor? Longevity (sağlıklı uzun yaşam) önde gibi...
Evet, daha çok sağlıklı uzun yaşam araştırmalarına ayrılıyor. Biz de birkaç arkadaşımla bir çalışma yaptık bu konuda. Çok yeni şeyler öğrendik. DNA seviyesinden toplum seviyesine, o kadar çok çözüm yaratabiliyoruz ki...
Çok heyecan verici bir alan.
Haberin Devamı
‘Bir pandemi daha olacak’
◊ Geçmişte kadın sağlığına daha az kaynak ayrıldığını, araştırmalarda kadınlar aleyhine cinsiyet dengesizlikleri olduğunu biliyoruz. Durum hâlâ böyle mi?
Maalesef. Hamilelik gibi nedenlerin araştırma sonuçlarına etki etmesi riskli görüldüğü için çalışmalar daha çok erkeklerle yürütülüyordu. Kadın-erkek dengesini sağlamak için hâlâ yeterince çözüm yaratmadık.
◊ İnsanlık pandemiden yeterince ders çıkardı mı?
Pandemiden önce G20 ile çalışıyordum; ‘bir grip pandemisini hangi ülke nasıl karşılar’ diye masaüstü simülasyonları yapılıyordu. Bazı çalışmaların ilk 5’e, 10’a koyduğu ülkeler gerçek pandemide en kötü performans gösterenler oldu. Dünya pandemiye tamamen hazırlıksız girdi çünkü sistemler eski.
◊ Bizim yaşam süremizde bir pandemi daha yaşanacak mı?
Mutlaka olacak. Çünkü ekosistem harap oldu. Orta Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’nın Mekong Vadisi’nde... Pandemi bu harap olmaya ortamın verdiği cevap. O yüzden mutlaka olacaktır.
‘Kanser tedavisinde muazzam ilerleme var’
◊ Kanser, kalp-damar hastalıkları, Alzheimer... Bu büyük hastalıkların tedavisinde ne durumdayız?
Kanserin teşhis ve tedavisinde son 20-30 yılda elde ettiğimiz ilerleme muazzam. Temel göstergelerden biri olan beş yıllık net sağkalım yüzdesine bakınca bunu görüyoruz. Çocuk kanserlerinin tedavi sonrası beş yıllık net sağkalım yüzdesi yüzde 90’larda. Birçoğu tedaviyle tamamen iyileşiyor. Yetişkin kanserlerinde de büyük ilerleme var. Akciğer kanserinin yanı sıra daha önce tedavi seçenekleri son derece sınırlı olan pankreas kanserinin tedavisinde de önemli ilerlemeler kaydedildi. Tip 2 diyabet etkili şekilde tedavi edilebiliyor. Artık kişiye özel tedaviler uygulayabiliyoruz. Bunlar çok büyük ilerlemeler. Kalp hastalıklarında da büyük gelişmeler var. Obezite tedavisinde kullanılan yeni nesil ilaçlar önemli kardiyovasküler olayları azaltıyor. Ancak bunların uzun vadeli yarar ve risklerini henüz bilmiyoruz. Öte yandan Alzheimer hâlâ bir muamma. Toplumlar o kadar hızlı yaşlanıyor ki... İleri yaşla gelişen fiziksel ve bilişsel problemler oluyor. Alzheimer’ın tedavisi yok, teşhisinde bile zorlanıyoruz. Ama eminim ilim bunu da çözecek.

◊ Glütensiz beslenme, aralıklı oruç, günde 10 bin adım... Son zamanlarda direnç egzersizleri ve protein... Bu trendlere nasıl bakıyorsunuz?
Her popüler sağlık yaklaşımı bilimsel kanıta dayanmıyor. Örneğin, çölyak hastalığı veya doğrulanmış glüten duyarlılığı olmayanlarda glütensiz beslenmenin ek bir sağlık yararı sağladığına dair güvenilir kanıtı mevcut araştırmaların sayısı ve süresi sınırlı. Aralıklı oruç kilo vermeye yardımcı olabilir, kan şekeri kontrolünü de bir miktar iyileştirebilir. Uzun vadeli yararları üzerinde araştırmalar devam ediyor. Günde 10 bin adım yararlı bir hedef fakat sihirli bir eşik değil. Daha düşük düzeylerde de önemli yararlar başlar; atılan her ilave adım değerlidir. Bu çok önemli, yeni bir kanıt. Direnç egzersizleri kas kütlesini ve gücü korur. Özellikle ileri yaşta dengeyi ve bağımsızlığı korumak için önemlidir. Yeterli protein bunu destekler ama herkesin yüksek proteinli beslenmeye veya protein takviyesine ihtiyacı yoktur. Önemli olan geçici eğilimler değil, sürdürülebilir alışkanlıklardır.
◊ Yumurta bir dönem kolestrolün baş düşmanıydı, şimdi onsuz bir beslenme önerisi neredeyse yok. Bu değişiklikler kafa karıştırıcı olabiliyor. Bu yıl ABD’de yeni bir beslenme piramidi yayımlandı. Güncel verilere göre beslenme konusunda nelere dikkat etmeliyiz?
Beslenme bilimi sürekli yön değiştirmiyor, yeni kanıtlarla daha ayrıntılı hale geliyor. Harvard’ın Halk Sağlığı Okulu bu konuda dünyanın en uzun süreli çalışmalarından bazılarını yürütüyor. Yumurta örneğinde mesele tek bir gıda değil, beslenme düzeninin bütünü daha önemli. Doymuş yağ miktarına özellikle dikkat edilmeli. Sebze, meyve, baklagil, tam tahıl, kuruyemiş, balık ve zeytinyağı ağırlıklı beslenmeliyiz. Akdeniz tipi beslenmenin yararları güçlü bilimsel kanıtlara dayanıyor. Şekerli içecekleri ve aşırı işlenmiş gıdaları mutlaka azaltmalıyız. Yeni piramidin bu yöndeki birçok mesajı doğru. Ancak kırmızı eti, tereyağını ve tam yağlı süt ürünlerini önplana çıkarması tartışmalı. Önemli olan tek gıdayı suçlamak veya mucize ilan etmek değil, sağlıklı ve sürdürülebilir bir beslenme düzeni kurmak.
◊ Zayıflama iğnelerinin yaygın kullanımıyla ilgili ne söylersiniz?
Birçok hastalığın kökeninde inflamasyon (iltihap) var. Şişmanlığı azaltan yeni sınıf ilaçların bazısının etkilerinden biri bunu azaltmak. Bu alanda çok büyük gelişmeler olacak. Ve bu, sağlığa bakışı tamamıyla değiştirecek. Anlamışsınızdır; ben iyimser biriyim (gülüyor).

◊ ABD’deki Lindsay Clancy davası doğum sonrası ruh sağlığını gündeme taşıdı. Bu dava bir milat olacak mı?
Milat olup olmayacağını söylemek için erken ancak yeterince ele alınmamış, çok önemli bir sorunu görünür kıldı. Doğum sonrası ruh sağlığı sorunları depresyondan ibaret değil. Doğum sonrası psikoz nadir fakat çok ciddi bir durum. Acil müdahale gerektirir. Hızlı uzman desteği, düzenli izlem, aile eğitimi ve kriz hizmetleri birlikte sunulmalı.
‘Sınır bulanıklaştı’
◊ Son yıllarda sağlık popüler bir konu oldu. Herkesin beslenmeyle, sporla, uykuyla, hastalıklarla ilgili pek çok fikri var. Sağlık iletişimi geliştiği, sosyal medyanın marifetleri arttığı için mi böyle?
Bu görüşe büyük ölçüde katılıyorum. İnsanlar artık sağlık konusunda daha fazla bilgiye erişebiliyor. Pandemi ilgiyi artırdı. Dijital uygulamalar ve giyilebilir teknolojiler kişilerin kendi sağlıklarını izlemesini kolaylaştırdı. Sosyal medya sağlık bilgisini demokratikleştirdi. Ancak bilimsel kanıtla kişisel görüş arasındaki sınırı da bulanıklaştırdı. Maalesef yanlış veya abartılı bilgiler çok hızlı yayılabiliyor. Bu büyük risk. Bunu azaltmak için güvenilir kurumlar açık iletişim kurmalı. Toplumun sağlık okuryazarlığını güçlendirmeliyiz.
‘UZUN İNCE BİR YOLDAYIM HEP KULAĞIMDADIR’
◊ Hikâyeniz nerede başlıyor? Nasıl bir ailede, ortamda büyüdünüz?
Kıbrıs’ta doğdum. Kıbrıslı Türk bir anne-babanın çocuğuyum. Babam yeni kurulan cumhuriyette doktordu. Hastanenin baş doktoruydu ve Mağusa’nın genel sağlık idaresinden sorumluydu. Hem bireysel hem de toplumsal seviyede çalışan biriydi. Ben de herhalde onun yaşamından etkilenmişim. 1963’te, cumhuriyet kurulduktan 3 yıl sonra toplumsal çatışmalardan dolayı biz de oradaki diğer insanlar gibi 25 gün içinde göç etmeye zorlandık. Ben 1 yaşındaydım o zaman. Rahmetli ablam “Neyi alabildiysek arabaya attık ve kaçtık” diye anlatırdı o günü. Mağusa’da surlar içinde büyüdüm ben. 1974’ten sonra surların dışına çıkabildik. 1976’da, ortaokulu bitirdikten sonra İngiltere’ye gittim. Rahmetli annemle ve babamla 11 yaşımda yaptığım bir anlaşma vardı
◊ Ne anlaşması?
İngiltere’de tıp okumak istiyordum. Lefkoşa’da İngilizce eğitim veren bir okul vardı. Ama toplumlar arasında problemler olduğu için Mağusa’dan Lefkoşa’ya gitmek çok sorunluydu. 7 barikat geçmek gerekiyordu. Annemle babam bunun uygun olmadığını düşündü. Ben de “O zaman beni ortaokuldan sonra İngiltere’ye gönderin” dedim. “Derslerinde başarılı olursan göndeririz” demişlerdi. Liseyi İngiltere’de yatılı okudum. Sonra tıp fakültesine girdim. Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) bursiyeri olarak okudum çünkü eğitim çok çok pahalıydı.
◊ O yaşta tek başınıza İngiltere’ye gitmeyi göze almışsınız...
O zaman en iyi tıp eğitimi İngiltere’de veriliyordu. Babam, amcalarım, birçok kuzenim doktor... Eğitime çok önem verilen bir ailede büyüdüm. Bilime çok meraklıydım. Küçükken babamın mikroskobuyla oynar, deneyler yapardım.
‘15 yıl doktorluk...’
◊ Hekimlik pratiği yerine sağlığın yönetimi alanında çalışmaya nasıl karar verdiniz?
15 yıl İngiltere’de doktor olarak çalıştım. İngiltere’nin en yoğun acil servisinde çalıştığım dönemde bir gece “Bunu 20-30-40 yıl daha yapacak mıyım” diye düşündüm. O geceyi hiç unutmuyorum. Sabah beni bugünkü çalışmalarıma taşıyan programa başvurdum. Başvuru için son gündü üstelik... O günden beri bireyleri değil de sistemleri tedavi ediyorum. Bir kişiyi tedavi etmek de elbette çok değerli ama strateji alanında çalışırsanız geliştirdiğiniz çözümler milyonlarca kişiyi etkileyebiliyor.
◊ O dönemde sağlık yönetimi bilinen bir alan mıydı?
2006’da Imperial College’da sağlık yönetimi profesörü oldum. Hem tıp fakültesinde hem de işletme fakültesinde profesördüm. Beni nereye koyacaklarına karar vermediler, yeni bir bölüm kurdum, orada bölüm başkanı oldum. Bilimin sınırlarını zorlayan ve klasik disiplinler içindeki yeri net olmayan alanları geliştirmek başlarda yalnız bir yolculuk olabilir. Bu yüzden Âşık Veysel’in ‘Uzun ince bir yoldayım’ türküsü hep kulaklarımda çınlar.
◊ Yoğun çalışmaya rağmen geniş bir aileniz de olmuş... Çocuklarınız neler yapıyor?
Ailem olmasaydı bu seviyeye gelemezdim kesinlikle. Eşim Tijen, iş kadını, hukuk mezunu. Üç çocuğumuz var. Safiye, Imperial College’da okudu, stratejik pazarlamaya odaklandı. Ali, Cambridge’de okudu, bir finans kurumunda çalışıyor. Ayşe de Oxford Üniversitesi’nde okudu, avukat.
◊ Türkiye’ye, Kıbrıs’a sık gidiyor musunuz?
Tabii, her yıl mutlaka Kıbrıs’a da, Türkiye’ye de gidiyorum. Küçük kardeşim Kaşif (Atun) İstanbul’da yaşıyor, Standard Chartered Bankası’nın genel müdürü. Ablam, Esma geçen yıl vefat etti, genç yaşta.
◊ Başınız sağolsun. Bir sağlık sorunu nedeniyle mi kaybettiniz?
Ne yazık ki kanser nedeniyle... Kıbrıs’ta tedavi olmak istedi ama en uygun tedaviye hızla erişemedi. Çok acı.
◊ Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?
Spor yapmayı çok seviyorum. Küçükken yüksek atlamacıydım. İngiltere milli takımında dünya şampiyonasına katılma şansını elde ettim. Türkiye birinciliğim var. Zannedersem, yıldızlar rekoru da kırmıştım. Şimdi daha çok tenis oynuyorum, bisiklet sürüyorum ve kürek çekiyorum. Bir de yemek yapmayı çok seviyorum. Ama eşim sitem ediyor, “Artık eskisi kadar yapmıyorsun” diye. Türk yemeklerinden esinlenerek kendi yarattığım yemekler yapıyorum.
‘Sızma zeytinyağı...’
◊ Bu buluşma için size göre saat 6.00’ya randevu verdiniz. Güne kaçta başlıyorsunuz?
Genellikle 5’te kalkıyorum. Şampiyona hazırlığı yaparken 5.30 gibi kürek antrenmanına gidiyorum, ondan sonra işe geçiyorum. Benim için günün en güzel vakti 6-9 arası.
◊ Sağlığınızı korumak için nelere dikkat ediyorsunuz?
Şekerden ve işlenmiş gıdalardan mümkün olduğunca uzak duruyorum. Kızartma yememeye özen gösteririm. Düzenli olarak antioksidan açısından zengin besinler tüketirim; bol bol domates, yeşil yapraklı sebzeler, turp, kırmızı lahana, turunçgiller, böğürtlen, ahududu, ceviz, badem ve bol yeşil çay... Temel ilkem; sebze, meyve ve balığı mevsiminde, kaynağına mümkün olduğunca yakın ve en az işlem görmüş hâliyle tüketmek. Sızma zeytinyağı benim için vazgeçilmez. Yoğun yaşam temposunu da yin yoga ve bilinçli ‘hiçbir şey yapmama’ pratiğiyle dengeliyorum. Bu, zihnimi dinlendirmeme, odağımı yeniden kazanmama ve stresimi yönetmeme yardımcı oluyor.
‘Türkiye’ye katkıda bulunmak onur olur’
◊ ABD’de sağlık alanında öne çıkan Türklerden biri de Dr. Mehmet Öz. Artık siyasi kariyeriyle önplanda. Sizin planlarınızda siyaset var mı? Ya da birgün Türkiye’de bir görev almak ister misiniz?
Ben biliminsanıyım. Dünyanın pek çok ülkesinde politika yapıcılarla yakın çalışıyorum. Ancak bilimin peşinden özgürce gidebilmek ve nesnel katkı sunabilmek için siyasetin dışında kalmayı tercih ettim. Tabii ki, uygun bir fırsat doğarsa Türkiye’de sağlığın geliştirilmesine katkıda bulunmak benim için büyük bir onur olur.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.