Bir konser, bir Cumhuriyet hikâyesi…

Bir an için gözlerinizi kapatın. Yıl 1919. Bandırma Vapuru, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a götürüyor. Önlerinde belirsizliklerle dolu bir yolculuk, geride parçalanmakta olan bir imparatorluk var. Mustafa Kemal güverteye çıkıyor ve yıllar önce öğrencilik günlerinde dinlediği bir türküyü mırıldanıyor: Manastır’ın ortasında var bir havuz...
Bu sahneyi, 5 Kasım akşamı Kadıköy Süreyya Operası’nda, Cihat Aşkın’ın anlatımıyla gözümüzde canlandırdık. Ardından Aromsa Oda Orkestrası’nın eşliğinde bas-bariton Burak Bilgili’nin sesinden Manastır Türküsü’nü dinledik. Artık o yalnızca bir türkü değildi. Bir insanın geçmişiyle, özlemleriyle, belki de bilinmeze doğru çıktığı yolculukta taşıdığı umutlarla buluşmasıydı.
KÜLTÜR DEVRİMİ
Atatürk’ü Anma Haftası kapsamında düzenlenen konser, alışılmış anma etkinliklerinden farklıydı. Çünkü sahnede yalnızca müzik yoktu; müziğin ardındaki yaşam, tarih ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesi de vardı. Orkestranın sanat yönetmeni ve şefi Cihat Aşkın, eserlerin öncesinde Atatürk’ün yaşamından kesitler aktardı. Her anlatı, ardından dinleyeceğimiz müziğe başka bir anlam kazandırdı. Örneğin Bülbülüm Altın Kafeste. Atatürk’ün sofralarında söylenen, sevdiği türkülerden biri. Burak Bilgili’nin güçlü ve etkileyici yorumuyla dinlerken müziğin insanın kişisel belleğinde nasıl yer ettiğini düşündüm.
Bir başka hikâye bizi Sofya’ya götürdü. Mustafa Kemal, Bulgaristan’da askeri ataşe olarak görev yaptığı yıllarda Carmen operasını izlemişti. Gösteriden öylesine etkilenmişti ki arkadaşına bir gün bizim de kendi operamızın olacağını söylemişti.
Ve yıllar sonra, Cumhuriyet kurulduktan sonra bu düşünce bir kültür politikasına dönüştü. Atatürk’ün isteğiyle, İran şahının Türkiye ziyareti için besteci Adnan Saygun’a bir opera hazırlama görevi verildi. Özsoy operası çok kısa bir sürede, yaklaşık bir ayda tamamlandı ve 1934’te sahnelendi. Sofya’da bir opera salonunda kurulan hayalin, genç Cumhuriyetin kültür devriminin parçası haline gelmesi... Sanırım gecenin en düşündürücü hikâyelerinden biri buydu.
GEÇMİŞTEN GELECEĞE
Konserin bir başka önemli özelliği ise genç yeteneklere açtığı alandı.
2022’de kurulan orkestra, Aşkın’ın sanat yönetmenliğinde yalnızca nitelikli konserler düzenlemekle yetinmiyor. Genç müzisyenlere profesyonel bir orkestrayla çalışma ve dinleyici karşısına çıkma olanağı da sağlıyor.
Bu kez sahnede dört genç solist vardı: Keman sanatçıları Tuana Ünal, Kaya Hasırcıoğlu ve Tuna Erdil ile viyolonsel sanatçısı Kayla Kınay.
Bach’ın “Mi Majör Keman Konçertosu”ndan Massenet’nin “Méditation”una, Kreisler’in “Tambourin Chinois”inden Bréval’in “Concertino”suna uzanan eserleri seslendirdiler. Her biri ayrı bir heyecan ve başarıyla...
İçlerinden biri, Kayla Kınay, henüz dokuz yaşında. Kocaman bir sahnede, deneyimli müzisyenlerle birlikte çalıyor. Gençlerin sahnedeki heyecanını, dikkatini ve müziğe duydukları tutkuyu izlemek başlı başına bir mutluluktu.
Bir çocuğa yeteneğini geliştirme fırsatı vermek, onu iyi öğretmenlerle buluşturmak elbette çok değerli. Ama bir de sahneye çıkarmak, gerçek bir orkestranın parçası haline getirmek, kendisine güvenmesini sağlamak var. Aromsa’nın yaptığı işin en kıymetli yanlarından biri de bu. Gecenin sonunda Gürer Aykal’ın “Köroğlu” eseri ve “Ankara Türküsü” ile müzik yeniden Anadolu’ya döndü. Süreyya Operası’ndan ayrılırken aklımda iki görüntü vardı: Bandırma Vapuru’nun güvertesinde Manastır Türküsü’nü mırıldanan Mustafa Kemal ve sahnede geleceğe hazırlanan küçücük bir müzisyen.
Aralarında bir yüzyıldan fazla zaman var. Ama ikisini birbirine bağlayan çok güçlü bir düşünce de var: Bir ülkenin geleceği, çocuklarına ve gençlerine açtığı ufukla şekillenir.
Atatürk’ü anmanın belki de en güzel yollarından biri budur. Yalnızca geçmişte yaptıklarını hatırlamak değil, onun kurmak istediği geleceğe bugün de emek vermek.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.