Dört büyük aydınımızdan

Nâzım Hikmet’in Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı savaşan genç bir devrimcinin mücadelesini anlattığı Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’de (1932) şu unutulmaz dizeler vardır: “Heraklit alnını/ yeşil gözlü zeytinliklerde akan/ suya eğdi ve dedi:/
‘Her şey değişip akmada,/ bu hâl beni hayran bırakmada’...
“Delikanlım!/ İyi bak yıldızlara,/ onları belki bir daha göremezsin...”
Devrimci olmanın sorumluluk, yoldaşlık, ihanet, vicdan, bağlılık kavramları üzerinden tartışıldığı ve birçok kez tiyatro sahnesine de taşınan şiir “Matem Marşı”yla biter:
“Çan çalmıyoruz./ Çan çalmıyoruz./ Yok salâ veren!/ Giden o/ biten bir şarkı değildir.../ O büyük bir ışık gibi döğüştü./ Kasketli bir güneş/ halinde düştü...”
SIRÇA KÖŞK VE NAMUSLU OLMAK
Sabahattin Ali’nin, “Bir Aşk Masalı”, “Devlerin Ölümü”, “Koyun Masalı”, “Sırça Köşk” adlı masallarının, “Millet Yutmuyor”, “Hakkımızı Yedirmeyiz”, “Kurtla Kuzu” gibi öykülerinin yer aldığı dönemin yönetimini, otoritesini, siyasal sistemini eleştiren ve sağlığında yayımlanan son kitabı Sırça Köşk (1947) başkaldırı olarak görülerek Bakanlar Kurulu’nca yasaklanıp toplatılır.
Onun unutulmaz yazısını anımsadım:
“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!... Meğer ne büyük günah işlemişiz!
Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.
Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’
Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!” (Ali Baba, 25 Kasım 1947)
ZÜBÜKLÜK DE UMUT DA İÇİMİZDE
Aziz Nesin, “İt, kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgem sanırmış” atasözüyle başlayan gülmece romanı Zübük’te (1961), siyasetin yıldızı olan Zübükzade İbrahim Bey’i, onun dolandırdığı kişilerin ağzından anlatır.
“Şimdi çok iyi anladım ki Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.”
Madrabaz politikacı tipinin ve bu tipi yaratan toplumsal yapının bu eleştirisi filme de alındı (1980: Yönetmen Kartal Tibet, senaryo Atıf Yılmaz, oyuncu Kemal Sunal). 1992’de Suriye’de 20 bölümlük bir televizyon dizisine uyarlanan Zübük, ne yazık ki korku toplumunda yıllardır TV’lerde yayımlanmıyor.
Ve Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde şu sözler de vardır:
“İnsanı insan eden biraz da umutlarıdır... Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur... Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.”
Burhaniye’de de gerçekleştirilen Birleşik Mücadelemizle Yan Yana forumları; zübüklükten kurtulmak, sırça köşkleri yıkmak, namuslu kalmak, yıldızlara keyifle bakmak, Benerci ve İnce Memed olmak için toplumsal muhalefetin yaşamın öznesi olması, siyaseti yönlendirmesi yolunda umut ve coşkuları artıran adımlardır.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.