Ulusal bilinç ve Harf Devrimi - Tunay Şendal

Bazı tarihler bir olayı değil, bir zihniyet değişimini anlatır. 1 Kasım 1928, bu türden bir tarihtir. O gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, yalnızca bir yazı sistemini değiştirmemiş; yazıyla toplum arasındaki ilişkiyi baştan kurmuştur.
DEVRİMİN ARDINDAKİ FİKİR
Osmanlı toplumunda yazı, uzun yüzyıllar boyunca bir uzmanlık alanıydı. Arap harfleri Türkçenin ünlü yapısına uymadığı için okumayı öğrenmek yıllar alıyor, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurum ise her geçen kuşakla derinleşiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında okuma yazma bilenlerin oranı yüzde onu güçlükle buluyordu. Bu tablo, yalnızca bir eğitim sorunu değil, aynı zamanda bir yurttaşlık sorunuydu; çünkü yazılı dünyaya girememiş bir kitle, kamusal yaşamın da dışında kalmaktaydı.
Dil Encümeni’nin çalışmalarıyla şekillenen Latin esaslı alfabe, 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’nda Mustafa Kemal Atatürk tarafından kamuoyuna tanıtılmış; ardından Gazi, yurt gezilerine çıkarak tahtayı ve tebeşiri bizzat eline almıştır. Bu tablo, cumhurbaşkanının bir reformu ilan ederken onu toplumun önünde öğretmeye girişmesi bakımından, siyasi tarihte ender görülen bir örnektir
KOPUŞ DEĞİL DÖNÜŞÜM
Benedict Anderson’ın hatırlattığı gibi, ulusal bilinç ile basılı sözcük arasında derin bir bağ vardır. Ortak bir yazı düzeni, birbirini hiç görmemiş insanları aynı anlam dünyasında buluşturur. Nitekim Millet Mektepleri’nin 1 Ocak 1929’da açılmasıyla birlikte yüz binlerce yurttaş, kendi dilinin sesini ilk kez harflerde bulmuştur. Bu seferberlik, gazetenin, kitabın ve eleştirinin dolaşabileceği geniş bir okur zemini yaratmıştır.
Harf Devrimi’ni geçmişle kopuş olarak niteleyen yaklaşım, meselenin özünü kaçırmaktadır. Zira yeni alfabe, belleği silmemiş; belleğe erişimin anahtarını daha geniş ellere vermiştir. Osmanlı Türkçesi metinlerinin bugün akademik bir emekle okunup yayımlanabilmesi, kopuş değil dönüşüm yaşandığının en somut kanıtıdır. Elbette her büyük değişim gibi bu da geçici bir okuma mesafesi doğurmuş; ancak tarih, bu bedelin kazanılan geniş okur kitlesiyle kıyaslanamayacağını göstermektedir.
DÜŞÜNEN, OKUYAN, SORAN YURTTAŞ İDEALİ
Bugün sınanması gereken şey, harfleri kabul etmiş olmamız değil, onlarla neyi, ne kadar ve nasıl okuduğumuzdur. Alfabe bir araçtır; ona anlam kazandıran, düşünceyi özgürce üreten, tartışan ve eleştiren bir okur kamuoyudur. Hızlı ve yüzeysel bilginin çoğaldığı, kitabın ekran karşısında geri çekildiği bir çağda, Harf Devrimi’nin ruhunu korumak; merakı, araştırmayı ve bilimsel aklı yaşamın merkezine yerleştirmekle mümkündür.
Çünkü bir toplum, yalnızca okuyabildiği ölçüde değil, okuduğunu sorgulayabildiği ölçüde özgürdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün başöğretmenliği, bu nedenle tamamlanmış bir görev değil, her kuşağın devraldığı canlı bir sorumluluktur. Yeni harfler bize yalnızca bir alfabe bırakmamış, ayrıca okuyan, soran ve düşünen yurttaş idealini emanet etmiştir.
1 Kasım Türk alfabesinin kabulünün 98. yıldönümüydü. Aydınlığa ve düşünmeye bağlılığımızın tazelenmesi umuduyla; kutlu olsun?
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.