Adaletin aritmetiği ve kendisi

Türkçeye Roza Hakmen tarafından çevrilen ve en küçük puntolu basımlarında bile 3 bin sayfayı aşan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’yi ülkemizde sizce kaç kişi baştan sona okumuştur? Peki bu çapta bir eseri yılda 5 kez, 10 kez, 20 kez kaç kişi okuyabilir? Peki ya 50 kez, 100 kez ya da daha fazla?
Hukukun üstün olduğu değil, üstünlerin hukuk olduğu zamanlardayız. Dünya çapında bir hukuk krizi yaşıyoruz. Ve ülkemizde bu krizi, birçok ülkeden çok daha derin şekilde yaşıyoruz.
Hukukun üstünlüğü ilkesi yasalarla vücut bulur. Ancak yasaların varlığı, hukukun üstünlüğünü garanti etmez; bunun için yasaların fiilen uygulanabilir olması da gerekir. Mahkemeler, yasaların uygulanmasındaki son noktadır ve hâkimler mahkemelerde yasalar adına son kararı veren kişilerdir. Bu yüzden mevcut hukuksal durumu anlamak ve değerlendirmek için hâkimlerin üzerindeki iş yükünü doğru bir şekilde analiz kritik bir önem taşır.
BİR İNSAN GÜNDE KAÇ SAYFA OKUMA YAPABİLİR?
Adalet Bakanlığının “2025 Faaliyet Raporu”ndaki verilere göre ülkemizde bir yılda hâkim başına 767 dosya düşüyor. Şu hâlde, bir yılda yaklaşık 250 iş günü çalışıldığı dikkate alınırsa bir hâkimin günde 3 dosyayla ilgilenmesi demek oluyor bu.
Elbette hukuki bir dosya söz konusu olduğunda “ilgilenmek” ile “hukuken gereği gibi incelemek” arasında devasa bir fark vardır. Dahası dosya sayısını bir ölçüt olarak kabul etmek de gerçekçi bir ölçü birimi olmaktan çok uzaktır. Çünkü mesele dosya sayısı değil dosyaların hacmi ve karmaşıklığıdır.
Dosyaların karmaşıklığını sayısal verilerle anlamak mümkün olmadığı için hiç olmazsa hacme bakıp yol almaya çalışmak bir zorunluluk olarak duruyor önümüzde. Gelgelelim bu konuda da yapılan bir çalışma olmadığı için hâkimlerin nasıl bir dosya hacmiyle uğraştıklarını somut verilerle göremiyoruz. Şu hâlde elimizde tek bir seçenek kalıyor: mevcut verilerden hareketle makul tahminlerde bulunarak yol almak.
Bir hukukçu olmadığım için konuyla ilgili çeşitli yapay zekâ platformlarına soruyorum. Bu şekilde mevcut verilerin ışığında bir hâkimin yıllık iş yükünün yüzde 35’inin basit, yüzde 50’sinin orta ve yüzde 15’inin de karmaşık dosyalardan oluştuğunu ve basit dosyaların 30, orta hacimli dosyaların 300 ve karmaşık dosyaların da 1500 sayfa dolaylarında kabul edilebileceğini anlıyorum.
İşte bu “makul” varsayımlardan hareketle basit bir hesap yaptığımda, bir hâkimin bir yılda 300 bin sayfa okuması gerektiğini görüyorum! Üstelik platformların üçü birden ortaya çıkan bu verilerin “iyimser” olduğunu, gerçek değerin 500 bin sayfayı bulacağını belirtiyor. Yine yaklaşık 250 iş günü üzerinden bir hesap yapıldığında günde okunması gereken 1200 ila 2000 sayfadan söz ediliyor yani! Yani iki, üç günde bir yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’yi bitirmek gibi bir eylemden.
Bu mümkün mü, gerçekten? Bir insan günde binlerce sayfa okuyabilir mi? Sağduyu, bu soruya hayır yanıtını veriyor, çünkü 24 saatlik bir günde sadece 1440 dakika var. Ve bunun mesai olarak tanımlanan aralığı günde 8 ila 9 saatten ibaret; yani 480 ila 540 dakika aralığında. Dahası, konsantrasyon ve bilişsel zindelik gibi faktörlerden hiç söz etmiyoruz burada!
DOSYALARIMIZ OKUNMADAN MI KARAR VERİLİYOR?
Elbette bu sayısal verilere hâkimlerin dosyadaki her şeyi “okumasının gerekmediği” üzerinden bir itiraz yapılacaktır. Çünkü tek başına bir dosyanın sayfa sayısı, o dosyanın karmaşıklığı hakkında yeterli bilgiyi sunmaz bize. Sözgelimi bin sayfalık bir dosyanın büyük çoğunluğu son derece basit fotokopiler ve eklerden oluşabilir; bu kısım doğru. Ancak buna karşılık yüz sayfalık bir dosya da çok daha karmaşık ve yoğun olabilir. Şu hâlde böyle bir itirazın “okumanın” mümkün olduğunu desteklediği kadar olmadığını da desteklediğini görmek gerekir. Nitekim bu konuda somut göstergeler de vardır. Kuşkusuz bu somut göstergelerin en vahimi 2017 yazında Cumhuriyet gazetesinin gündeme taşıdığı olayda Anayasa Mahkemesi düzeyinde bile “okunmadan” karar verilebildiğini görmek olmuştur (1).
Dahası hukuk dilinde “Değişik İş” olarak ifade edilen ve hâkimler için bir iş yükü olarak hesaba bile katılmayan başka dosyalar da vardır. Peki, bir hâkim bir yıl boyunca kaç “Değişik İş” dosyasına bakıyor dersiniz? Önümde bir örnek olarak avukatımın ekim ayına ilişkin ilettiği bir belgede gördüğüm sayı 10 binleri aşıyor!
Kuşkusuz yine de dosyadaki her şeyin “okunmasının gerekmediği” yönünde ısrar edilebilir halen. Ancak bu ısrar ne kadar sürdürülürse sürdürülsün, mevcut verilerin açık ettiği şudur: hâkimlerin bir hukuki dosyanın gerektirdiği bilişsel emek için yeterli zamanları yoktur!
Nitekim Adalet Bakanlığının sözü edilen raporunda da “yargı organlarının iş yükünün fazla olması” ile “hâkim, savcı ve personel sayısının henüz iş yükü ile orantılı” olmadığı kabul ediliyor ve bu hususlar “zayıflık” olarak niteleniyor. (İlgili rapor s. 182)
ÇÖZÜM DAHA FAZLA HÂKİM, DAHA FAZLA SAVCI MI?
Peki, hal böyleyken mahkemelerde ne oluyor böyle? Yeterli zaman olmadan bu dosyalar nasıl işleniyor, nasıl karara bağlanıyor gerçekte? Adalet, nasıl sağlanıyor? Adalet, gerçekten sağlanıyor mu? Bu can yakıcı soruları yanıtlamayı, bizzat işin pratiğini yaşayan hukukçulara bırakıyorum. Bununla birlikte durumun böyle olduğundan hareketle kendilerine bir “hukuk pazarı” kuran avukat simsarlarını başka bir yazıda ayrıca ele alacağım.
Biz şuna dikkat kesilelim: semptomu görmek hastalığı tedavi etmek anlamına gelmez. Adaletin tesisi çok ciddi ve çok can alıcı bir konudur. Esas olarak hukuku bir sonuç üretme makinesine indirgeyen yaklaşımlarla adalet tesis edilemez –daha beteri ülkemizdeki siyasi davalarda olduğu gibi sonuç bile üretmeme üzerine kurulu bir yaklaşımla tam olarak adaletsizlik tesis edilir! Bu yüzden, adaletin önündeki en büyük engel sadece aritmetik bir yetersizlik değildir elbette.
Bireylerin haklarını nasıl kullanacaklarını ve nasıl arayacaklarını bilmediği bir toplumda mahkemelerin bir anlamı kalmaz. Toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu, bir sözleşmenin ne ifade ettiğini “okuyamıyor”, bir yargı kararının gerekçesini “anlayamıyorsa” o toplumun hukuk kurumları, hakların güvencesi olmak yerine uzmanların tekeline terk edilen bir engel haline dönüşür. Aritmetik blokajın kültürel halidir bu.
Ülkemizde, son yıllarda ilginç bir şekilde hukuk denen şey, yurttaşların değil de devletin bir işi olarak görülüyor. Yurttaş, hakkını aramak için devlete başvurur, devlet ona hukuk hizmeti sunar. Bu pasif ilişki biçimi hukuku bir talep kapısına dönüştürür. Oysa hukuk, birlikte yaşama pratiğinin adıdır. Pasif değil, aktif yurttaşlık üzerine kurulu bir yapıdır. Yurttaşın hukuku içselleştirmesi, hâkimin dosyayı bir iş değil bir insan hikâyesi olarak okuması, savcının iddianameyi bir suçlama değil bir gerçeği arama belgesi olarak görmesi gerekir. Bu yüzden sadece mevzuat değişiklikleriyle hukuk tesis edilemez. Hukukun tesisi eğitim müfredatından yargı içi eğitime, medya dilinden gündelik dile kadar çok geniş bir kültürel alandaki yerleşimle mümkündür. Adalet, ne kadar çok dosya açıldığıyla ya da kapatıldığıyla değil, her dosyanın kendi hakikatini bulup bulmadığıyla ölçülür. Adaletin ölçüsü, sonuçlandırılan dosya sayısı değil, anlaşılan dosya sayısıdır.
Peki, okunmayan dosyalar anlaşılabilir mi?
ADALETİN KÖK SORUNU
Elbette, niceliksel eksende hâkim ve savcı sayısının artırılması kaçınılmazdır. Ancak sadece bu adım çok eksik kalır. Hukuk ve adalete ilişkin kök sorun, yasaların hangi zemin üzerinde üretildiğidir. Çünkü yargıya düşen dosya yükünün niteliği, hacmi ve karmaşıklığı, büyük ölçüde yasaların nasıl yapıldığının bir sonucudur. Çünkü bir yasa, çözmek ya da düzenlemek istediği toplumsal sorunu açıkça tanımlamaz, o soruna ilişkin mevcut durumu verilerle ortaya koymaz ve öngördüğü çözümün neden işleyeceğini titiz bir şekilde gerekçelendirmezse; hâkimin yorumuyla şekillenmek zorunda kalan bir metne dönüşür ve buradaki her yorum farklılığı yeni bir dosya yükü olarak çıkar karşımıza.
Bilindiği gibi bir yasanın yürürlükteki diğer yasalarla çelişmemesi, aynı kavramı farklı bir biçimde tanımlamaması ve mevcut kurumları gereksiz yere çoğaltmaması gerekir. Hukuk bütüne ilişkin bir düzendir. Bir parçada yapılan değişiklik, diğer parçaları bozarsa, bozulan yalnızca o parçalar değil, bütünün kendisi olur. Gelgelelim AKP’nin modası haline gelen torba yasa pratiğinin tam olarak yaptığı da budur!
İnsanlar arasındaki ve insanlarla kurumlar arasındaki anlaşmazlıklar, çatışmalar ve uzlaşmazlıkların şiddet kullanmadan, yasalarla çözüme kavuşturulması için var edilen hukuk kurumları; toplumsal bir zemin olmadan asla ayakta duramaz! Konu üzerine düşünen birçok filozofun belirttiği gibi, hukuk, insanların birlikte eylemde bulunma kapasitesinin bir ürünüdür. Bu kapasite doğuştan gelmez, eğitimle edinilir.
Yarınlarımız için hukuk kapasitenizi artırın, eğitimle yol alın.
KİŞİSEL BİLGİ NOTU
Kayıp Zamanın İzinde’ye Türkçedeki basım sıralamasındaki tuhaflıktan dolayı 1996’ta yayımlanan ikinci cildini 1998’de okuyarak başlamıştım. 2000 yılında 1999’da yayımlanan birinci cildiyle birlikte ilk iki cildi tekrar okudum. Sonraki bir iki yıl içinde takip eden iki cildi daha tamamladım. Nihayet 2003 yazında bu çok sevdiğim eseri kararlı bir şekilde başlayıp bitirmek için tekrar en başa döndüm. Araya pek çok farklı okuma girmesine rağmen bu okumamı 2004 yazında tamamlamayı başardım. Bu süreç sonunda yakın çevrem epey bir süre “Bir yıldır aynı kitabı okuyorsun” diye takıldı bana. 2008’de lisans bitirme tezimi bu kitap üzerine yaptım. Sonra iki farklı okuma atölyesi de. Ancak çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir bu eseri bir bütün olarak okuyup bitiren tanıdığım insan sayısı iki elin parmaklarını zorlukla geçiyor halen.
Kayıp Zamanın İzinde’yi okuyan bir Türkiye çok daha adil ve çok daha güzel olur. Okuyun, okutun!
Notlar:
(1) İlgili haber metni için bakınız: https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/aymden-okumadim-itirafi-811403)
(2) İlgili rapor metni için bakınız: https://rayp.adalet.gov.tr/resimler/1/dosya/adalet-bakanligi-2025-yili-faaliyet-raporu02-07-202611-13-am.pdf
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.