The Jerusalem PostIsrael and the West must stop trying to reform the UN and build something new instead - opinionESPN DeportesNacho Rivero remonta al Atlas con un cabezazoESPN💰 Flagg's 1-of-1 rookie debut patch card sells for record $8.04MInquirerPagasa: Queenie nears typhoon categoryالشرقالأمم المتحدة توسع قائمة الشركات المرتبطة بالمستوطنات الإسرائيليةBBC NewsIran offers US deal to reopen Strait of Hormuz in seven daysThe Sydney Morning HeraldLove at first sight as Kylie Minogue kicks off AFL grand final performance at the MCGEl ComercioJefe negociador del chavismo niega que Gobierno impida el regreso de María Corina MachadoColliderPrime Video’s Newest Mega Streaming Bundle Exposes an Even Bigger Viewership Problem경향신문히구치 상대로 중국보다 더 못 쳤다···타선 고민 안은 류지현 호SportstarLaver Cup — Carlos Alcaraz stars as Team Europe takes 3-1 leadGlobal NewsWinnipeg Blue Bombers start strong, finish flat in 30-28 loss to Argonauts
The Daily Newsstand · Free, Always
Saturday, September 26, 2026

Tsundoku: Kitaplara yenilme sanatı

Translate

The Economist dergisinin Eylül’ün ilk haftası yayınlanan sayısında bir kitapçıyı ya da sahafı iyi yapan özelliklere kafa yoran bir yazıya rastladım. Yazı, Amerikalı din adamı Henry Ward Beecher’ın yaklaşık bir buçuk asır önce söylediği hoş bir saptamayla, insan tabiatının hiçbir yerde bir kitapçıdaki kadar zayıf olmadığı deyişiyle açılıyordu. Beecher, güzel bir yemek karşısında duyduğumuz iştahın bile, büyük bir kitapçının rafları arasında dolaşırken aklımızın bir köşesinde konuşan o doymaz kitap edinme  arzusunun yanında pek masum kaldığını düşünmüş. Bu cümleyi okuyunca, yıllardır kitapçılardan taşıyabileceğimden fazla kitapla çıkmamın nihayet bilimsel olmasa da ahlaki bir mazeretini bulduğumu düşündüm. 

Japonların benim yıllardır büyük bir disiplinle yaptığım, kitap alıp okumaya yetişemeden biriktirme işine bir isim bile verdiklerini sonradan öğrendim: Tsundoku. Kitapçıya çoğu zaman bir kitap almak için girer, üç beş kitapla çıkarız. Bizi mutlu eden oraya girerken varlığından bile haberdar olmadığımız bir kitabın kapağına dokunmak, birkaç sayfasını karıştırmak ve ardından, evde okunmayı bekleyen onlarca kitabı hatırlatan aklımızla, “ama bunun bu baskısını bir daha nerede bulacaksın?” diye kulağımıza fısıldayan o karşı konulmaz ses arasındaki kısa hesaplaşmadan, koltuğumuzun altına sıkıştırdığımız kitapla galip ayrılmaktır.

The Economist dergisindeki yazıda Paris’te Notre-Dame’ın karşısındaki Shakespeare and Company’nin geçmiş yüzyıllardan bugüne sızmış hissi veren havasından, Londra’daki Daunt Books’un yukarıdan ışık alan güzel salonlarından ve Hatchards’ın gıcırdayan döşemelerinden söz ediliyordu. Bana göre, bir kitapçının, özellikle de ikinci el satış yapan bir sahafın hafızamızda kalan asıl mimarisi, raflarının kendisidir. 

İnternet kitapçılığı yüzünden kitapların artık gezilemeyen depolarda saklanması, kitapçı-severler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Dijital siteler aradığımız kitabı birkaç saniye içinde bulup önümüze getirebiliyor; oysa bir sahafın rafları arasında dolaşmanın heyecanı, hangi yazarla, hangi kitapla, hatta hangi eski baskıyla karşılaşacağımızı önceden bilememekten geliyor. Aklımızdaki kitabı rafta bulmak tabii ki güzel; asıl büyü ise aramadığımız, belki varlığından bile haberdar olmadığımız bir kitabın sırtını görüp elimizi uzattığımız o küçük tesadüfte saklı.

Dijital sitelerin algoritmaları, daha önce satın aldığımız kitaplardan hareketle bundan sonra neleri sevebileceğimizi giderek daha isabetli tahmin ediyor. Ne var ki algoritmanın tanıdığı kişi, kaçınılmaz olarak geçmişteki biziz. Sevdiğimiz yazarlardan, tıkladığımız kapaklardan, satın aldığımız kitaplardan yola çıkarak yarın da aynı okur olarak kalacağımızı varsayıyor. Oysa nazik, babacan ve meraklı bir sahaf, “Bak, elimde böyle bir şey de var,” diyerek uzattığı, adını daha önce hiç duymadığımız bir kitapla bizi geçmiş tercihlerimizin çizdiği çemberin dışına çıkarabiliyor. Algoritma geçmişteki okur kimliğimize seslenirken, iyi bir sahaf henüz tanımadığımız, gelecekteki okur halimize bir kitap uzatır.

Aynı şekilde, ünlü bir yazarın çok satanlar listesindeki son romanını pek çok yerde bulmak mümkündür. Marifet, o yazarın yirmi yıl önce yazdığı ve artık kimsenin vitrine koymadığı kitabının da o sahafta sizi bekliyor olması. Dolayısıyla iyi bir sahaf, sayıca çok kitabın bulunduğu bir yerden ziyade, içeri girerken hangi sürprizlerle karşılaşacağımızı merak ettiğimiz, içimizi kıpır kıpır ettiren mekândır.

Bir de yazarların sevdiği kitapçılar var. San Francisco’daki, Beat Kuşağı şairlerine yuva olmuş City Lights’ın şair Lawrence Ferlinghetti tarafından kurulmuş olması, Shakespeare and Company’nin tarihinin Ulysses’i yayımlama cesaretini gösteren Sylvia Beach’e uzanması boşuna değildir. Bizde de kim bilir kaç yazarın yolu Beyoğlu ve Kadıköy’deki, Ankara’da Zafer Çarşısı’ndaki sahaflardan geçmiş, o raflardan çekilip alınan kaç kitap henüz yazılmamış başka bir kitabın ilk cümlesine vesile olmuştur.

Yazının başındaki Henry Ward Beecher haklıydı: İnsan tabiatının en zayıf olduğu yer gerçekten bir kitapçıysa, ben bu zayıflığımdan kurtulmak için çaba gösterdiğimi pek söyleyemem. Bir kitap almak niyetiyle girip on bir kitapla çıktığım, eve dönerken çantamın ağırlığını ezilen omuzlarımda hissedip yine irademe yenildiğimi düşündüğüm çok oldu. Yine de yıllar sonra kütüphanemde o gün hiç aramadığım halde karşıma çıkan bir kitabı gördüğümde, kimin kime yenildiğinden artık o kadar emin olamıyorum. İyi bir kitapçıdan çıkarken biraz irademizi, biraz paramızı, biraz da zamanımızı içeride bırakıyoruz. Yolculuğumuza beraber devam etme kararı aldığımız birkaç kitap ise henüz tanımadığımız hayatlara, düşüncelere ve hatta gelecekte dönüşeceğimiz insana açılan kapılar oluyor.

View the original on Cumhuriyet →

KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.