47 yıl sonra: Cevat Yurdakul’un ardından

Eylül ayının son günleriydi. Adana’da sabah erken olmasına rağmen kavurucu bir sıcak vardı. Otuz altı yaşında gencecik bir adam otomobiline henüz binmişti. Üzerine ateş açıldı. Oracıkta can verdi. Takvimler 28 Eylül 1979’u gösteriyordu. Öldürülen Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’du. Böylece ülkede ilk defa bir Emniyet müdürü terör saldırısında can veriyordu.
Cevat Yurdakul’un öldürüldüğü duyulur duyulmaz Adana sokakları karıştı. Halk bir an önce tetikçinin bulunmasını istiyordu. Çünkü öldürülen yalnızca devletin yüksek kademesinde görev yapan bir Emniyet müdürü değildi; Adana’nın her gün biraz daha içine çekildiği şiddet sarmalının karşısında durmaya çalışan bir kamu görevlisiydi. Çok değil, birkaç gün sonra Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu şunları yazıyordu: “Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmesinden sonra kendi kendime sordum: ‘Acaba Cevat Yurdakul, öldürülmeden önce önemli bazı soruşturmalar üzerinde miydi?’ Hiç şüphesiz öyleydi. Adana Emniyet müdürü bölgesinde terörün kaynaklarına inmek üzereydi. Tam bu sırada öldürüldü. Öyleyse yapılacak ilk iş, Cevat Yurdakul’un elindeki bütün dosyaları tek tek incelemektir.” Uğur Mumcu’nun talebi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Dahası Yurdakul’dan tam yirmi dört yıl sonra Mumcu da öldürüldü. Belki de Türkiye’nin yakın tarihini anlatan en ağır cümlelerden biri budur: “Gerçekleşmedi.” Dosyalar açılmadı, soruların peşine yeterince düşülmedi, karanlığın içinden yeni karanlıklar çıktı. Sonra başka cinayetler geldi. İsimler değişti, tarihler değişti, kentler değişti.
Bong Joon-ho’nun 2003 yapımı “Memories of Murder” filmini izleyenler o son sahneyi kolay kolay unutmaz. Film, Güney Kore’de yıllarca çözülemeyen Hwaseong seri cinayetlerinden yola çıkar. Polisler yıllarca bir katilin peşinde koşar; deliller aranır, insanlar sorgulanır, yanlış şüphelilerin peşine düşülür. Ama cinayetler aydınlatılamaz. Yıllar geçer. Artık polisliği bırakmış olan dedektif, cinayetlerden birinin işlendiği yere yeniden gider. Orada karşılaştığı küçük bir kız, kısa süre önce başka bir adamın da aynı yere gelip baktığını söyler. Dedektif adamın nasıl göründüğünü sorar. Kızın cevabı insanın içine işler: “Sıradan birine benziyordu.” Dedektif ardından dönüp doğrudan kameraya bakar. Film biter. Bong Joon-ho filmi çektiğinde gerçek fail henüz bulunamamıştı. Yönetmenin yıllar sonra anlattığına göre o bakışın ardında ürpertici bir düşünce vardı: Katil belki de filmi izleyecekti. Belki bir sinema salonunun karanlığında diğer seyircilerin arasında oturacak ve kendisini arayan dedektifin gözlerinin içine bakacaktı. Faili meçhulün dehşeti biraz da burada değil midir? Bir insan ölür fakat onu öldüren kişi yaşamaya devam eder. Sabah kalkar, kahvaltısını yapar, sokakta yürür, yaşlanır. Kurbanın ailesi aynı sorunun içinde yıllarca dönüp dururken o, sıradan insanların arasına karışır. Zaman kurban için bir yerde durmuştur; fail içinse akmaya devam eder.
Bizim cevabını beklediğimiz ne çok soru var. Bizim yakın tarihimizde ölümün sokakta avladığı insanların listesi uzundur. Kimi evinin önünde, kimi işine giderken, kimi otomobiline binerken, kimi bir sabah gazetesini almak üzere kapısından çıktığında öldürüldü. Her ölümün ardından aynı sözcükler söylendi: “Unutmayacağız.” Sonra hayat devam etti. Çocuklar büyüdü, eşler yaşlandı, anneler babalar öldü. Dosyaların üzerini toz kapladı. Unutmayacağız denilen insanların fotoğrafları yıldönümlerinde gazetelerin küçük köşelerinde yeniden göründü. Oysa ölüm yalnızca öldürülen insanın hayatını sona erdirmez. Asıl uzun hikâye çoğu zaman bundan sonra başlar. Küçük tarih ise geride kalanların evlerinde saklıdır. Resmi tarih cinayetin tarihini kaydeder; ailelerin hafızası ise ertesi sabahı. Yurdakul’un tarihi ise bugün eşi Ülker teyzenin, evlatları Ali ve Ayçil’dedir.
Bir zamanlar bu ülkede meslek örgütlerinin demokrasi, hukuk ve toplumsal sorunlar üzerine korkmadan söz söyledikleri bir dönem vardı. Devletin üniformasını taşımakla yurttaş olmanın birbirini ortadan kaldırmadığına inanan insanlar vardı. Cevat Yurdakul da o dönemin içinden çıkmıştı. Belki Yurdakul’u Pol-Der’li olmasa bile yeniden hatırlamanın anlamı tam da burada saklıdır. Onu yalnızca otomobilinin başında vurulan genç bir Emniyet müdürü olarak hatırlamak eksik kalır. Asıl hatırlanması gereken, bir kamu görevlisinin devlet ile hukuk arasındaki bağı nasıl kurduğu, görev yaptığı kentin sokaklarında büyüyen şiddete nasıl baktığı ve mesleğini hangi vicdanla yaptığıdır. Çünkü bir ülkenin tarihi bazen bir savcının yarım kalmış dosyasında, bir gazetecinin cevapsız sorusunda, bir öğretmenin sınıfında, bir polisin masasının üzerinde bıraktığı evrakta saklıdır.
Cevat Yurdakul’u sırf bu nedenle bile hatırlamanın tam zamanıdır.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.