Bir toplumu susturmanın bedeli...

Murat Ağırel’in henüz yayımlamadığı bir haber nedeniyle tutuklanması, İsmail Arı’nın ikinci kez cezaevine gönderilmesi, Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı’nın bir fotoğraf paylaşımı nedeniyle tutuklanması, İsmail Saymaz hakkındaki ev hapsi kararı, Bahadır Özgür’ün gözaltına alınması, gazetecilerin sosyal medya hesaplarına peş peşe getirilen erişim engelleri...
Liste uzuyor. Biri serbest bırakılırken diğeri gözaltına alınıyor. Bahadır Özgür, kendisine söylenenleri aktarıyor: “Seni çıkardık, Murat’ı aldık.” Yaşananları iki sözcükle özetliyor: “Nöbetleşe gazetecilik.”
Bir gazetecinin haber yapmasının bedeli cezaevi, soru sormasının bedeli gözaltı, yazdıklarının bedeli erişim engeli haline getiriliyor. Daha da vahimi, henüz yayımlanmamış bir haber bile tutuklama gerekçesi olabiliyor.
Bu yalnızca gazetecilere yönelik bir saldırı değil. Gazeteciyi susturmak, toplumun gerçeği öğrenme hakkını elinden almaktır.
Üstelik aynı baskı siyasetçiye, öğrenciye, akademisyene, sendikacıya, hakkını arayan yurttaşa da yöneliyor. Her gözaltı, her tutuklama, her yasak yalnızca hedef aldığı kişiye değil, geride kalanlara da bir mesaj veriyor: Sıradaki sen olabilirsin.
Böylece yalnızca insanlar susturulmuyor. Toplumun itiraz etme cesareti, dayanışma kurma gücü, haksızlığa karşı birlikte hareket etme refleksi de zayıflatılıyor.
İşte bu yüzden 24 Ekim’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve basın meslek örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’de yapılacak yürüyüş, yalnızca gazetecilerin değil, haber alma ve gerçeği öğrenme hakkını savunan herkesin meselesi.
AVRUPA’DA 68 RUHU GERİ Mİ DÖNÜYOR?
Türkiye’de itirazın alanı daraltılırken Fransa’da gençler sokakları dolduruyor. Liselilerin eğitim sistemindeki sorunlara karşı başlattığı protestolar üniversitelere, sendikalara, toplumun başka kesimlerine uzandı. Belçika ve İtalya’daki öğrencilere de esin kaynağı oldu.
Ama bu yalnızca daha fazla öğretmen, daha iyi okul, daha adil sınav sistemi talebi değil. Gençler kendilerine çizilen geleceği reddediyor.
Sosyolog Romain Huët, 15 Ekim’de The Conversation’da yayımlanan söyleşisinde çarpıcı bir çelişkiye dikkat çekiyor: Daha 14 yaşındaki çocuklardan mesleklerini seçmeleri, geleceklerini planlamaları, sürekli rekabet etmeleri bekleniyor. Oysa önlerindeki dünya belirsizliklerle dolu.
İklim krizi, savaşlar, ekonomik güvencesizlik, büyüyen eşitsizlikler... Geleceklerini planlamaları isteniyor ama nasıl bir geleceğe hazırlanacaklarını kimse söyleyemiyor.
Huët’e göre bu nedenle gençlerin itirazı yalnızca eğitim sistemine değil, “dünün dünyasına” yöneliyor. Mevcut düzenin işleyişini durdurma, hatta “masayı devirme” isteği var. 1968 tartışmalarının yeniden başlaması da bundan. Siyaset bilimci Boris Gobille, 21 Ekim tarihli Le Monde yazısında iki dönem arasındaki benzerlikleri incelerken önemli bir farkı hatırlatıyor: 1968’de siyasal rüzgâr soldan eserken bugün aşırı sağ yükseliyor. Bu yüzden bugünün protestolarına yeni bir 68 demek için erken. Ama gençlerin yalnızca sistemin eksiklerini gidermek değil, sistemin kendisini sorgulamak istediği açık.
İKTİDARIN GÜCÜ, TOPLUMUN SESSİZLİĞİ
Burada yaklaşık üç yüzyıl öncesine, Montesquieu’ye dönelim. Ünlü düşünürün temel ilkesi yalın: İktidarı ancak başka güçler sınırlandırabilir.
Bağımsız yargı, parlamento, üniversiteler, sendikalar, meslek örgütleri, özgür basın, sivil toplum... Bunlar iktidarın işini zorlaştıran gereksiz engeller değil; toplumun haklarını koruyan, itirazlarını duyuran, siyasal gücün keyfileşmesini önleyen yapılardır. 19 Ekim’de The Conversation’da yayımlanan bir analiz, Montesquieu’nün düşüncesini bugünün demokratik gerileme süreçleriyle ilişkilendiriyor: İktidar, kendisini denetleyen kurumları zayıflattıkça yalnızca demokrasiyi değil, kendi istikrarını da tehlikeye atıyor. Çünkü itirazın kanallarını kapatmak, itirazın nedenlerini ortadan kaldırmıyor.
Türkiye’de yıllardır yaşadığımız tam da bu. Muhalefetin, basının, üniversitelerin, meslek örgütlerinin, sivil toplumun hareket alanı daraltılıyor. İnsanlar yalnızca başlarına geleceklerden korkmuyor; ses çıkarmanın bir şeyi değiştireceğine olan inançlarını da kaybediyor. İşte asıl tehlike burada. Bir toplumun yalnızca konuşma hakkını değil, konuşarak bir şeyleri değiştirebileceğine olan inancını da elinden alırsanız, onu sessizleştirirsiniz. Ama sorunlarını çözmüş olmazsınız.
Fransa’daki gençler, bütün belirsizliklere rağmen sokağa çıkarak başka bir gelecek talep ediyor. Türkiye’de ise giderek daha fazla insan, itiraz etmeden önce ödeyeceği bedeli hesaplamak zorunda bırakılıyor.
Bu iki tablo arasındaki fark yalnızca sokaktaki kalabalıklar değil. Birinde gençler dünyayı değiştirebileceklerine inanarak harekete geçiyor. Diğerinde insanlara hiçbir şeyi değiştiremeyecekleri öğretiliyor.
Ve bir ülke için bundan daha tehlikeli bir gelecek olabilir mi?
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.