İklim iletişiminde korkudan umuda

Effect Burson CEO’su Gonca Karakaş ile iklim iletişiminde farkındalığın neden davranış değişikliğine dönüşemediğini, yeşil aklamaya karşı güvenin nasıl sağlanabileceğini ve iletişim sektörünün sorumluluklarını konuştuk.
- İklim değişikliğine ilişkin bilimsel veriler giderek artarken toplumun bu konudaki farkındalığı her zaman davranış değişikliğine dönüşmüyor. Sizce iklim iletişimi nerede tıkanıyor?
Bugün iklim krizine dair karşı karşıya kaldığımız en temel açmazın bu olduğunu düşünüyorum. Biliyoruz ama eyleme geçmiyoruz. İklim iletişiminde dilin uzun yıllar boyunca felaket senaryoları ve soyut rakamlar üzerine inşa edilmiş olması, gelinen noktanın en önemli sebepleri arasında yer alıyor. Davranış bilimleri ve psikoloji araştırmaları da gösteriyor ki insan zihni sürekli felaket senaryolarıyla karşılaştığında suçluluk ve çaresizlik hissine kapılarak savunma mekanizması geliştiriyor, duyarsızlaşıyor.
Biz iletişimcilerin bu noktada anlatıyı dönüştürmesi gerektiğine inanıyorum. Rakamları insana dokunan samimi bir hikâye anlatımıyla sunmalıyız. İnsanları çözümün bir parçası olmaya davet eden, umut veren ve kolektif çabanın somut faydasını gösteren bir dil hâkim olmalı.
- Sizce iletişim sektörü iklim krizi karşısında nasıl bir sorumluluk üstlenmeli? Markaları daha şeffaf, hesap verebilir ve dönüştürücü uygulamalara yönlendirmek için neler yapılabilir?
Öncelikle iletişim danışmanlarının, şirketlerin üst yönetimiyle hatta yönetim kuruluyla doğrudan temas etmesi gerektiğine inanıyorum. Ajanslar, markaların dönüşümünde stratejik bir “kritik dost” rolü üstlenmeli, gerçekçi olmayan vaatleri dengeleyen ve işin özündeki samimiyeti sorgulayan bir akıl ve vicdan merkezi olmalı. Bunun yanı sıra WPP ve Burson gibi temsil ettiğimiz global ağların geliştirdiği uluslararası standartları yerel pazara entegre etmek önemli. Markaları AB Yeşil Mutabakatı ve ESG kriterleri konusunda hazırlamak da büyük önem taşıyor. Ayrıca ajansların sivil toplum kuruluşları ile iş dünyası arasında köprü olması gerektiğine inanıyorum. Effect Burson olarak hayata geçirdiğimiz Art & Tech for Good Summit ve Gooddays gibi etkinliklerde de STK’lerin sahadaki bilgisini iş dünyasının imkânlarıyla buluşturmayı amaçlıyoruz.
NİYETTEN UYGULAMAYA
- COP31’de kamu, özel sektör, yerel yönetimler ve sivil toplum sizce hangi alanlarda daha cesur, somut ve ölçülebilir adımlar atmalı?
COP31’in ülkemizde, Akdeniz’in kalbi Antalya’da düzenleniyor olması hem ülkemiz hem de bizler adına tarihi bir sorumluluğu ve eşsiz bir fırsatı beraberinde getiriyor. Bu vesileyle gerek Effect Burson çatısı altında gerekse sivil toplum şapkamızla çeşitli paydaşları bir araya getiren dönüştürücü projeleri hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.
COP zirvelerini yakından takip eden ve bizzat sahada bu süreçlerde yer alan biri olarak, artık niyet beyanları çağını geride bırakıp somut uygulama ve hesap verebilirlik aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Fosil yakıtlardan adil çıkışta takvim netliğinin sağlanması, iklim finansmanının doğrudan yerel yönetimlere ve kırılgan bölgelere aktarılması, yapay zekâ ve teknolojinin gezegenin sağlığı için bir kaldıraç olarak kullanılması gerektiği kanaatindeyim. Sivil toplumun ise yalnızca dinlenen bir taraf olarak kalmayıp karar alma ve bağımsız denetim mekanizmalarında eşit bir ortak olarak masada yer almasını bu sürecin vazgeçilmez bir unsuru olarak görüyorum.
- Bu soruyu her konuğuma soruyorum; bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz? Neden?
Hiç tereddütsüz zeytin ağacı olurdum. Kadim kültürlerin “ölmez ağaç” dediği zeytinin beni büyüleyen nitelikleri var. En çorak, en kayalık topraklarda bile köklerini derine salar, rüzgâra ve kuraklığa direnir. Hayat felsefemin merkezine koyduğum ve Descartes’tan ilhamla sıkça tekrarladığım “Üretiyorum, öyleyse varım” ilkesinin de doğadaki en zarif temsilcisi. Yüzyıllarca üretir, besler, şifa dağıtır; barışın ve bilgeliğin simgesidir. İletişimin de özünde bir araya getirmek ve kalıcı değer üretmek olduğuna inanıyorum. Kökleri değerlerine bağlı, zorluklar karşısında esnek ama kırılmayan bir varoluş, hayata ve işime bakışımın en samimi özetidir.
YEŞİL AKLAMAYA KARŞI ŞEFFAFLIK
İletişimin ve başarının özünün gayede (purpose), en önemli aracının ise samimiyette saklı olduğuna inanıyorum. Z ve Y kuşakları başta olmak üzere tüketiciler, bir markanın vitriniyle mutfağı arasındaki tutarsızlığı saniyeler içinde fark edebiliyor. İncelediğim birçok araştırma, tüketicilerin çoğunluğunun markalardan toplumsal ve çevresel fayda beklediğini gösteriyor.
Markaların güvenilirlik inşa edebilmeleri için söylemden önce eyleme odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum. “Doğa dostuyuz” gibi muğlak ifadeler yerine bilim temelli hedeflerin, ölçülebilir azaltım oranlarının ve bağımsız denetim raporlarının sunulması güveni pekiştiriyor. Şeffaflığı yalnızca başarıları değil, henüz ulaşılamamış hedefleri ve yolculuğun zorluklarını da paylaşabilme cesareti olarak görüyorum. Özetle, yeşil aklamanın en güçlü panzehirinin veriye dayalı dürüstlük ve tavizsiz samimiyet olduğuna inanıyorum.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.