Doğruyu söylemenin cesaret olduğu zamanlar

Türkiye’deki şirketlerin üye olmak zorunda olduğu, 1 milyonu aşkın üyeyi temsil eden Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yeni bir seçim döneminde.
Bir zamanlar cumhurbaşkanları, başbakanlar, milletvekilleri çıkaran TOBB’un en büyük odalarından biri İstanbul Sanayi Odası (İSO). Koç, Sabancı gibi Türkiye’nin en büyük gruplarının üye olduğu İSO, iş dünyasının en önemli örgütlerinden biri.
İSO da seçim dönemine girdi. Henüz resmi olarak açıklanmasa da Adnan Dalgakıran ile halen İSO meclis başkanı olan Ender Yılmaz’ın başkanlık için yarışması bekleniyor.
13 yıldır yönetim kurulu başkanlığı yapan Erdal Bahçıvan ise üç dönemin sonunda koltuğu kendi iradesiyle bırakacağını geçen hafta açıkladı.
Düzenlediği basın toplantısında veda ederken en büyük gururunu birkaç kelimeyle, özellikle vurgulayarak anlattı:
“Susmadık, doğruları söyledik.”
Bahçıvan’ın konuşmasında “Susmadık” sözcüğünün ısrarla öne çıkması dikkat çekiciydi. Çünkü normal bir demokraside bir sanayicinin, hele ülkenin en büyük sanayi odalarından birinin başkanının doğruları söylemesi neden ayrıca gurur duyulacak bir davranış olsun?
Bahçıvan’ı yıllardır izleyen bir gazeteci olarak sözünü sakınmadan depremden enflasyona, hukuk sisteminde yaşanan sorunlardan erken sanayisizleşme tehlikesine kadar yaptığı uyarılara yakından tanığım.
Türkiye’de öyle bir dönemdeyiz ki artık konuşmak başlı başına cesaret meselesi.
Bahçıvan’ın vedasına biraz da Türkiye iş dünyasının son çeyrek yüzyıllık serüveninden bakmak gerekiyor.
KONUŞMAKTAN SESSİZLİĞE
Takvimi 2001’e çevirelim.
Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Bankalar batıyor, fabrikalar kapanıyor, işsizlik artıyor. Esnaf Başbakanlık’ın önünde yazar kasa fırlatıyor. Üçlü koalisyon iktidarda. Siyasete güven hızla eriyor.
İş dünyası ise susmuyor.
Rifat Hisarcıklıoğlu tam bu dönemde, Haziran 2001’de TOBB Başkanlığı’na geliyor.
Bugün hâlâ TOBB başkanı olan Hisarcıklıoğlu, o günlerde yalnızca faizden, krediden, kurdan yakınmıyor. Sorunun siyasal sistemde olduğunu da açıkça söylüyor. 2002’ye gelindiğinde seçim ve siyasi partiler yasalarının değiştirilmesini talep ediyor.
Yani Türkiye’nin en büyük iş dünyası örgütü iktidara açıkça “Bu düzen böyle gitmez” diyebiliyor.
Ardından 3 Kasım 2002 seçimleri geliyor.
Siyasi tablo altüst oluyor. AKP tek başına iktidara geliyor.
Başlangıçta iş dünyasının yeni iktidardan beklentisi büyük: Avrupa Birliği üyeliği, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, mali disiplin, özelleştirmeler, yabancı sermaye...
“Siyasi istikrar” iş dünyasının en sevdiği kavramlardan birine dönüşüyor.
Ama yıllar geçtikçe başka bir Türkiye ortaya çıkıyor.
Özellikle 2018 sonrasında ekonomi yönetiminde bilinen kuralların dışına çıkılıyor. Merkez Bankası başkanları değişiyor. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” politikasıyla faizler indirilirken kur patlıyor.
Bahçıvan ise herkesin faiz indirimleri ve teşvikler beklediği o günlerde, izlenen politikaların ağır bedeller yaratacağı uyarısında bulunuyor. Yüksek enflasyonun toplumda derin yaralar açacağını söylüyor.
Bugün vurgulamak istediği de bu:
“Susmadık, haklı çıktık.”
Aslında bu cümle Türkiye’de iş dünyasının geçirdiği dönüşümün de özeti.
Çünkü AKP, 2002’de iktidarı açıkça eleştirebilen, siyasi sistemin değişmesini talep edebilen bir iş dünyası devralmıştı.
Bugün ise ekonomi politikalarından yakınan ama konu siyasete, hukuka ve kurumlara geldiğinde kelimelerini tartarak kullanan bir iş dünyası var.
Bunun nedenlerini de görmezden gelemeyiz.
TÜSİAD yöneticilerinin açıklamalarının ardından yaşananları hatırlayın. İş dünyasından gelen eleştirilerin nasıl sert siyasi karşılıklar aldığını, şirketlere yönelik soruşturmaları, kayyım uygulamalarını, TMSF üzerinden şirketlere el konmasını düşünün.
2001’de ekonomik kriz siyaseti de tartışmaya açıyordu. Bugün ekonomik kriz konuşuluyor ama siyasetin kendisini tartışmak çok daha zor.
2002 öncesinde Seçim Yasası’nın, Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmesini isteyen, “Sistem değişmeli” diyebilen iş dünyası bugün çoğunlukla faiz ve kredi konuşuyor.
Peki hukuk? Kurumlar? Liyakat? Öngörülebilirlik? Demokrasi? Bahçıvan giderken arkasında bu nedenle çok önemli bir cümle bırakıyor:
“Susmadık. Doğruları söyledik.”
Bir ülkede doğruları söylediğini belirtmek, 13 yıllık bir başkanlığın en büyük gururlarından birine dönüşmüşse asıl tartışılması gereken zaten budur.
Türkiye 2002’ye konuşan bir iş dünyasıyla girmişti.
Çeyrek asır sonra yeni bir seçim dönemine girerken tablo tersine dönmüş durumda.
Doğruyu söylemek meziyet, susmak güvenli liman olmuşsa durum gerçekten vahim.
Türkiye’nin geldiği yerde iş dünyasının öğrendiği yeni kural ise daha kısa:
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.