2600 yıl önceki metin nasıl popüler oldu

Geçenlerde The Guardian’da Christopher Nolan’ın yeni filmi The Odyssey üzerine çok ilginç bir yazı okudum.
Yazıda kullanılan bir ifade özellikle dikkatimi çekti.
“A towering piece of monoculture.”
Yani “devasa bir ortak kültür parçası” diyor.
“Monokültür” kelimesini artık pek kullanmıyoruz.
Tam tersine yıllardır bize çağımızın kelimesinin “kişiselleştirme” olduğu anlatılıyor.
Dijital platformlarda herkesin başka listesi var.
Instagram’ın size gösterdiği dünya ile bana gösterdiği dünya da ayrı.
Sonra da algoritmalar ne söylerse öyle yaşıyoruz.
Ve bir gün Christopher Nolan çıktı ve 2 bin 600 yıl önce anlatılmış bir hikâyeyi sinemaya çekti.
Film Homeros’un Odysseia’sından uyarlama.
Troya Savaşı bittikten sonra Odysseus’un evine, İthaka’ya dönmeye çalıştığı o büyük yolculuk...
Haberin Devamı
Nolan’ın yaptığı çok ilginç.
Yaklaşık 12 bin dizelik antik bir metni üç saatlik modern bir sinema gösterisine dönüştürmüş. Bunu yaparken Homeros’u bire bir takip etmiyor; tanrıları azaltıyor, bazı karakterleri çıkarıyor, bazı bölümlerin ağırlığını değiştiriyor, hatta hikâyeye kendi dokunuşlarını ekliyor.
Ama asıl başarı başka yerde.
Film çıktıktan sonra insanlar yeniden Homeros okumaya başladı.
Guardian bunun için ayrıca “Odyssey nasıl okunur?” rehberi bile yayımladı; hangi çeviriden başlanmalı, podcast mı dinlenmeli, sesli kitap mı tercih edilmeli diye anlatıyor.
MÖ 7’nci ya da 8’inci yüzyıldan kalma bir metin, 2026 yazının popüler kültür gündemine giriyor.
Bence filmin gişesinden daha önemli başarı bu.

KÜLTÜR BİRAZ DA BUYDUKÜLTÜR BİRAZ DA BUYDUBERABER KONUŞABİLMEKTİ
GAZETECİLİĞE başladığım 80’li yılları düşünüyorum.
Bir film çıktığında herkes o filmi konuşurdu.
Bir televizyon dizisinin ertesi sabahı gazetede, vapurda, işyerinde aynı bölüm tartışılırdı.
Türkiye’de bunun sayısız örneğini yaşadık.
Bir şarkı çıkardı, bütün ülkenin yaz şarkısı olurdu.
Kültür biraz da böyle bir şeydi.
Sonra dijital çağ geldi.
Haberin Devamı
Bize olağanüstü bir özgürlük verdi.
Ama o özgürlüğün küçük bir faturası da vardı.
Ortak sohbetimizi kaybettik.
Bugün aynı evde yaşayan dört kişi, akşam dört ayrı ekrana bakabiliyor.
Baba bir dijital platformda İskandinav polisiye dizisi izliyor.
Çocuk YouTube’da hiç duymadığımız bir içerik üreticisini.
Anne başka bir platformdaki diziyi.
Diğeri TikTok’ta 30 saniyelik videoları.
Herkesin içeriği var.
Ama bazen kimsenin ortak hikâyesi yok.
The Odyssey hakkında çıkan yazıları okurken benim asıl ilgimi çeken nokta bu oldu.
Guardian’ın tespiti de buna yakın.
Klasikçiler Homeros’a ne kadar sadık kaldığını tartışıyor.
Sinema yazarları Nolan’ın yorumunu.
Sosyal medyada espriler, videolar dolaşıyor.
Gençler Odysseus’u konuşuyor.
Akademisyenler Penelope’yi.
Sinema meraklıları IMAX’i.
Haberin Devamı
Yani 2 bin 600 yıllık bir hikâye, birbirleriyle normalde aynı kültürel odada bulunmayacak insanları aynı masaya oturttu.
Belki büyük sinemanın önümüzdeki yıllardaki gerçek gücü burada olacak.
BU FİLM ÇANAKKALE’DE NEDEN ÇEKİLMEDİ
FİLMİ izlerken ve çekim hikâyelerini okurken bunu düşünmeden edemedim.
Çünkü hikâyenin başlangıç noktası Troya.
Peki Nolan Troya’yı nerede çekmiş?
Fas’ta Truva şehri ve Truva Atı sahneleri için Aït Benhaddou ile Essaouira çevresi kullanıldı.
Yunanistan’da Antik dünya hissini yansıtmak amacıyla Peloponez, Voidokilia Plajı ve Nestor Mağarası gibi lokasyonlar tercih edildi.
İtalya’da Odysseus’un rotasındaki ada ve deniz sahneleri için Sicilya ile Favignana Adası seçildi.
Haberin Devamı
İskoçya ve İzlanda’da buzullar, siyah kumlu sahiller mitolojik doğayı anlatmak için kullanıldı.
Ama gerçek Troya nerede?
Çanakkale’de.
Üstelik bu yalnızca bizim sahip çıktığımız bir hikâye değil.
Troya, dünya kültür tarihinin en güçlü markalarından biri.
Homeros denildiğinde akla gelen coğrafyanın önemli bir bölümü bugünkü Anadolu.
Ve işin ironik tarafı şu.
Dünyanın belki de yılın en çok konuşulan filmlerinden biri için Troya yeniden inşa ediliyor.
Ama Troya’nın birkaç bin yıldır durduğu yerde değil.
Fas’ta.
Burada kimseyi suçlamıyorum.
Sinema prodüksiyonu başka bir dünya.
Vergi teşvikleri var.
Lojistik var.
Film ekiplerinin deneyimi var.
Dev set kurabileceğiniz alanlar, izin süreçleri, yerel ekip kapasitesi var.
Haberin Devamı
Ama tam da bu nedenle şu soruyu sormamız gerekiyor.
Türkiye böyle bir prodüksiyonun peşine düştü mü?
Universal’ın, Nolan’ın kapısını çaldık mı?
“Troya burada. Gelin hikâyenin başladığı yerde çekelim” dedik mi?
Bilmiyorum.

MESSİ’NİN BABASINA VERİP TUTAMADIĞI O SON SÖZ
LIONEL Messi’yi yıllardır seyrediyoruz.
Top ayağına geldiğinde sanki zamanın hızını değiştiren bir adam.
Sekiz Ballon d’Or, Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligleri, kırılan rekorlar...
Birkaç gün önce babasına yazdığı mektubu okudum.
Karşımızda dünyanın en büyük futbolcularından biri değil, babasını kaybetmiş bir oğul vardı.

Mektubun en dokunaklı yeri bana göre son Dünya Kupası ile ilgili olan bölümü.
Çünkü babası ondan bir kez daha Dünya Kupası’nda oynamasını istemişti.
Messi şöyle yazıyor.
“Benden son Dünya Kupası’nda oynamamı o kadar çok istedin ki...”
Jorge Messi’nin durumu turnuvadan hemen önce ağırlaşmıştı. Annesi, babasının iyileşeceğini ve turnuvaya gelebileceğini söylüyordu.
Messi de babasına bir söz vermişti.
“Sana finale çıkacağımızı söylemiştim.”

Çıktılar da.
19 Temmuz günü New Jersey’de oynanan finalde Arjantin, İspanya’ya uzatmalarda 1-0 kaybetti. Messi ikinci Dünya Kupası’nı kaldıramadı.
Ama mektubu okuyunca insan o finali başka türlü yorumluyor.
Messi kupayı yalnızca Arjantin için değil; babasına götürmek için de istiyormuş.
“Onu kazanıp sana götürmek istedim.”
Olmadı.
Sonra mektupta insanın içine oturan bir cümle geliyor.
“Bacaklarım artık eskisi gibi değildi.”
Acaba babası tribünde olmadığı için mi o bacaklar biraz daha ağırdı?
Jorge Messi Rosario’dan Barcelona’ya uzanan o olağanüstü hikâyede hep arkasındaydı. Babasıydı, menajeriydi, sırdaşıydı.
Messi mektubunda ilk kez futbolu bırakabileceğini bu kadar söylüyor.
“Sensiz nasıl devam edeceğimi bilmiyorum.”
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, babasını kaybettiğinde biraz çocuk kalıyor.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.