‘Cumhuriyet nedir’ diye sorarlarsa… - Duran Güldemir

Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu; Atatürk’ün kurduğu çağdaş uygarlık yolu…”
Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bu dizelerinde olduğu gibi böylesi yüzlerce güzel marşla, şiirlerle sevmeye başladık Cumhuriyeti daha ilkokul yıllarında. O dizelerin ne anlama geldiğini o yaşlarda bilmesek de bu şiirlerin okunduğu, marşların söylendiği bayramlarda genci, yaşlısı, kadını, erkeği, çocuğuyla o coşkuyu hep birlikte yaşıyorduk.
Daha ilkokulun ilk yıllarında şunun farkına varmıştık: Biz okumayı yazmayı öğrenmiştik ama çevremizde okumayı yazmayı bilmeyen onlarca insan vardı. Özellikle de yaşlı olanları...
Nedenini bilmiyorduk ancak biz onlara göre daha şanslıydık galiba. Onlara, evlatlarının gurbetten gönderdiği mektupları okuyor, daha sonra kalemi kâğıdı elimize alıp yanıt yazıyorduk.
Bu mutluluğun yanı sıra bir başka şeyin farkına da çok sonradan vardık: Oğlan-kız ayrımı olmadan aynı sınıfta ders yapıyor, birlikte şarkılar söylüyor, bayramlarda el ele halaylar çekiyorduk. Oysa okuduğumuz öykülerde Cumhuriyetten önce uygulanan eğitimin hiç de böyle olmadığını, kızların erkek öğrencilerle birlikte aynı sınıfta ders yapmalarının hayal bile edilemeyeceğini yazıyordu o günleri yaşayanlar.
Bütün bunları bize armağan eden Mustafa Kemal’i ve silah arkadaşlarının kahramanlık hikâyelerini öğrendiğimizde daha çok sevmiştik onları. O hikâyeler bir masal gibiydi bizim için. Ortaokul yıllarında onun ve silah arkadaşlarının bütün bu zorlukları nasıl aştığını da tarih kitaplarında öğrenmiştik ama bundan daha önemlisi, o günleri yaşayan gazilerin yaşamda olanlarının kahramanlık hikâyelerini kendilerinden dinlemiştik. Belki de bizim en büyük şansımız buydu.
BİZE KİM SAHİP ÇIKACAKTI?
Bunların hepsi iyi güzeldi de ilkokul, ortaokul derken farkında olmadığımız bir sorunla karşı karşıya kalmıştık. Köy çocuklarının ilkokuldan sonra, çoğu küçük Anadolu kasabasında ise ortaokuldan mezun olduktan sonra gideceği bir başka okul yoktu. Ancak büyük kentlere gidip okuma olanağına sahip olanlar eğitimlerine devam edebiliyorlardı. Gidemeyen o çocuklarla birlikte bizim payımıza bağ bahçe işleri düşmüştü yine. Bize sahip çıkacak birine öyle gereksinimimiz vardı ki…
‘KARA GÖKLERİN YILDIZLARI’
Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi değil miydi? O sözün yalnız okul panolarını süsleyen bir vecizeden ibaret olmadığını işte o yıl öğrendik. Girdiğimiz yatılı okul sınavları sonunda yüzlerce öğrenci gibi biz de eğitime devam etme olanağına kavuşmuştuk. Yediğimiz yemekten, içtiğimiz suya varıncaya kadar her türlü gereksinimimizi devlet karşılıyordu. Yani Cumhuriyetin bir eğitim kurumu bize hem analık hem babalık yapıyordu.
Cumhuriyet, yurdun dört bir köşesinde binlerce Anadolu çocuğuna böyle sahip çıkmıştı işte. Bütün bunların sonunda bizlere düşen görev şuydu elbette: Cumhuriyete olan vefa borcumuzu ödemek…
Her birimiz Anadolu’nun bir köşesinde var gücümüzle bu görevi yerine getirmeye çalıştık. Onların her biri, Cahit Külebi’nin deyişi ile karanlıkları aydınlatan, “kara göklerin yıldızlarıydı” gerçekten.
Cumhuriyet meşalesi yurdun dört biri yanını aydınlatıyordu. Okuma yazma oranları inanılmayacak derecede her geçen gün artıyordu. Cephede kazanılan zafer, diğer alanlarda olduğu gibi eğitimle de taçlandırılıyordu. Çocukluğunda belki de hiç okul yüzü görmemiş, eline bir kâğıt, bir kalem alamamış anaların babaların evlatları öğretmen, mühendis, doktor oluyordu. O ana babaların çocukları milletvekili oluyor, bakan oluyor, başbakan oluyor ve cumhurbaşkanı oluyor artık.
Olur ya, günün birinde “Cumhuriyet nedir” diye sorarsa çocuklarımızdan biri; “Cumhuriyet budur işte…” deyip, bize düşen şu görevi de gencinden yaşlısına hatırlatmak zorundayız: Koşullar ne olursa olsun hepimize düşen o görev, bu ulu çınara sahip çıkmaktır.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.