ESPN DeportesLa era de Rafael Márquez inicia con frío reencuentro en BaltimoreESPNFollow live: Bijan Robinson finds end zone a second time as Falcons take controlThe Jerusalem PostCalls increase to remove Pink as UNICEF ambassador over Macklemore criticismPunchGambia’s central bank faces criticism over foreign worker orderالنهارأسعار المشتقات النفطية في عام 2026... لماذا يسبق الديزل والبنزين النفط؟한겨레[속보] 조광희·김효빈, 카약 4인승 이어 2인승도 우승…한국 첫 2관왕 탄생RapplerCOA sounds alarm as pests feast on stash of disaster supplies in warehousesUOLTrump 'estende' tapete vermelho para Xi, que retribui: 'Novo capítulo'Antara NewsIndonesia Ambassador backs ANTARA plan to reopen US bureauNew Straits TimesAzmoun makes Iran return months after World Cup snubLenta.ruСтало известно о прошедших в США переговорах по УкраинеSportstarAsian Games 2026 Live Updates, Day 7: India's Suruchi-Kamaljeet in action in 10m air pistol mixed team final; mixed doubles medals confirmed in table tennis and squash; badminton scores
The Daily Newsstand · Free, Always
Friday, September 25, 2026

Temiz toplum nasıl yaratılır?

Translate

Son günlerde Alman yazar, kamu hukuku ve hukuk felsefesi profesörü Bernhard Schlink’in Geçmişe İlişkin Suç ve Bugünkü Hukuk¹ kitabını okurken bakan olarak döneminizdeki uygulamaları ve ülkemizde neredeyse “her alanda” işlenen “suç”ları düşündüm.

Öyle ki geçen yıl başımdan geçen ve halen hukuksal olarak sonuçsuz kalan dolandırılma öykümü hatırladım. O günlerde bunu bu köşede yazıp² anlatmama ve adli mercilere başvurmama karşın, yetkili ve görevlilerin ilgisiz kalmasını bugün artık yadırgamıyorum bile.

Geçmişte işlenen suçların (zaman aşımına uğramış olsalar bile) bugün de üzerine gidilmesi, bir vatandaş olarak bana, ülkemdeki adalet sisteminin işlediğini gösteren umut verici bir çaba gibi geliyor.

Ama bir yandan da günümüzde işlenen suçların faillerinin birçoğunun halen aramızda gezmesi ve suç işlemeye devam etmesi, kanayan bir yara değil midir sizce de?

Toplumsal ya da bireysel suçların bu denli çoğalmasını yalnızca adalet sisteminin aksak, hatta “geç” çalışmasına bağlayamayız elbette. Ama başında bulunduğunuz kurumun en azından güven ortamını ve yaptırım gücünü sağlaması zorunludur bence.

Sayın Bakan,

Bunca hukuksuzluğun yaşandığı bir ortamda, ülkenin adalet bakanına “öğüt” vermek için yazmıyorum bu mektubumu elbette ama Bernhard Schlink’in yukarıda bahsettiğim kitabını okumuş olmanızı dilerim. Hatta ekibinize de bir “ödev” gibi okutmanızı öneririm.

Özelde, bana karşı işlenen dolandırılma suçunun sonuçsuz kalması ağırıma gidiyor. Çünkü suç, ne olursa olsun, hangi biçimde işlenirse işlensin, mağdurda onmaz sonuçlar doğuruyor. Mağdur olan ister istemez kendini aşağılanmış hissediyor; acı, öfke, hatta öç biriktiriyor. Tüm bunlar da mağdurun hayata, yaşadığı ülkeye ve adalet sistemine duyduğu güveni azaltıyor.

“Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti”ni, “Narin Güran olayı”nı ve daha onlarcasını hafızamıza kazıyan nedir, sayın bakan?

Dilerim bu “iyi niyetli” çabalarınız toplumun her kesimine yayılır, kanayan vicdanları sağaltabilecek adımları atarsınız.

Saygılarımla.

VİCDANIM SÖZCÜKLERİMDİR 

“Proje iktidar”ların her daim yönsüz, yordamsız olduklarını söyleyebiliriz. Çelişkileri kadar zayıflıkları da güç gösterme sendromundan kaynaklanır. Öyle ki içinde yer aldıkları yapı kendilerine bir “baş” seçerken biatı da yadırgamayan bir topluluk oluşur.

Bu, tam anlamıyla bir “tebaa” yaratma rejimidir. Çünkü seçilen “baş”, varlığını ancak onlara güç gösterisi yaparak ve onları dalkavuklaştırarak koruyabilir.

Böylesi yapılarda “parlamento” hep göstermeliktir. Zira kurulan monarşik/otoriter sistem, doğası gereği, hep saldırgan ve yıkıcıdır. Söylemi de tamamen kötülük ve kendiyle aynı fikirde olmayanı karalama üzerine kuruludur.

Çevresine çöreklenen danışmanlar ve kurucular, sözüm ona “adil yönetim”i göstermeyi amaçlar. Bu tamamen bir aldatmacadır. Orada kurulan hegemonya topyekûn öz çıkarlara dayanır.

Böylesi bir yapıda kamuyu elinde tutmak, şahsi çıkarlar için en büyük araçtır. Zira bunu da “fayda rejimi” olarak nitelendirebiliriz. Bunun ardından gelen yozlaşma, çürüme ve liyakatsizlik ise vasatlığın göstergesi olarak hayatın her alanında kendini gösterir.

Hele “inanç” bir sömürü aracına dönüşmüşse, araçsallaştırdıkları “din”, kutsal ötesi bir anlam taşır ve ne yazık ki belli bir azınlığın çıkarı için çoğunluğu manipüle etme aygıtına dönüşür.

Burada sürekli kılınan, korku iklimi yaratmak kadar devlet aygıtlarını da sistematik biçimde birer baskı unsuru olarak kullanmaktır.

Öncelikle adalet sistemi, güvenlik güçleri ve kamusal alanların kendi çıkarlarına göre düzenlenişi; ardından elbette eğitim ve ekonomi...

Amaç, sessiz yığınları böylece kıskaca alan bir sistem kurmaktır.

Son “Deniz Göktaş olayı”nda görüp gözlemlediğimiz de aslında tüm bunların sonucudur.

Bu durum, baskıcı rejimlerde mizahtan ürkmenin yanı sıra mizah yapamamanın azabını da gösterir.

Zira odaklandıkları şey ne insanın doğası ve hayatı ne de bu bağlamda oluşan kültür ve sanat mecralarının diliyle gerçeğidir. Çünkü yabancı oldukları kadar yabandırlar. Saldırganlıkları, yırtıcılıkları da buradan gelir.

Sanattan, gülüşten, sözün kanatlarından korkmaları bundandır çünkü hakikat, mizahın açtığı küçük bir gedikten içeri sızar ve onlar için bu son derece istenmeyen bir durumdur.

Ne var ki bu grubun nefretleri kadar korkuları, hırsları kadar öfkeleri de siniktir. Nerede ne yapacaklarını kestirseniz, hatta hangi ata oynadıklarını görseniz bile, her an derin komploların zavallı kahramanları, hatta “yalancı peygamber”leri olarak karşınıza çıkabilirler.

Sonuç mu?

Sonuç; “Bitsin bu hasret” çağrıları ve “aldatıldık” teraneleri ile türetilen avuntu yalanları.

Yıkıcıdırlar.

Yağmacıdırlar.

Nefret ve yalan kuleleri inşa etmektedirler.

Cumhuriyet ve laiklik düşüncesinden ürkmektedirler.

Kötülükleri ayyuka çıktığında saldırgandırlar.

Çoğunluğun iradesini tehdit sayıp bastırmaya çalışırlar.

Vasatlık çadırının bedevisi olduklarından haraç mezat ülkeyi satmanın ustasıdırlar.

Manevracıdırlar, ondandır ki dün siyah dediklerine bugün beyaz demekte hiç zorlanmazlar.

“Haysiyet” ve “onur” dediğinizde, cürümleri kadardırlar.

Sefil arzuların yenik kahramanları olarak ortalıkta gezinerek her şeyle, herkesle sürekli dalaşıp dururlar.

Spinoza’nın “çare” olarak tanımladığı “ifade özgürlüğü” herkese gereklidir. “Sen konuşamazsın, eleştiremezsin, yergide bulunamazsın, mizah yapamazsın” dediğin anda, dayatılan şey “totalitarizm”den başka bir şey değildir.

Susanlar da bunu kabullenenlerdir.

Konuşanlarsa neşe ve öfkelerinden asla vazgeçmeyecek olanlardır.

Benim anayasam vicdanım, vicdanımın sesi ise sözcüklerimdir. O nedenle bu yazdıklarımı sizinle paylaşıyorum, sevgili okurum.

Çünkü vicdan sustuğunda sözcükler de ölür; konuşmak ise bugün yalnızca bir hak değil, insan kalmanın son sığınağıdır.

1 Geçmişe İlişkin Suç ve Bugünkü Hukuk, Bernhard Schlink; Çev.: Reyda Ergün, 2012, Dost Kitabevi Yay., 118 s.

2 “Türkiye’den Çürüme Manzaraları: (1) Sayın Dolandırıcı!”, Feridun Andaç, Cumhuriyet gazetesi, 01.08.2025.

View the original on Cumhuriyet →

KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.