Cumhuriyet: Bayram gibi bayram

Osmanlı ordularını silahsızlandıran Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesi, İtilaf Devletleri'ne “güvenliklerini tehdit eden” her yeri işgal etme hakkı tanıyordu. Bu maddeye dayanılarak ülkenin stratejik noktaları birer birer düşman istilasına uğradı. İtilaf donanması İstanbul’a demirledi ve bayrakları göndere çekildi.
Mondros’un imzalanmasından yalnızca 24 gün, İtilaf Devletleri’nin gemilerinin İstanbul’a demirlemesinden ise sadece 10 gün sonra Sultan Vahdettin, Daily Mail gazetesine bir röportaj verdi. Bu röportajda, mücadele ettiğimiz işgalcilerin başını çeken İngilizlere ne denli yakınlık duyduğunu uzun uzun anlattı. Taht hırsından gözü öyle dönmüştü ki İngiltere’de Türklere karşı öteden beri var olan dostluk duygularının savaş başladığında bile sürdüğünü söyledi. Ona göre bu duyguları derinden sarsan şey “Ermenilerin öldürülmesi”ydi (!). Padişah, yapıldığını iddia ettiği kötülüklerin kalbini yaraladığını da eklemişti.
Bugün iktidarı desteklemeyen bir gazeteci ya da siyasetçi dış basına en küçük bir açıklama yaptığında “Bizi Avrupa’ya şikâyet ediyor!” diye feryat eden günümüzün saltanatçıları, kendi tahtını kurtarmak için ülkesine, devletine ve insanına hiç çekinmeden iftira atan Vahdettin’in “hain” olmadığında nasıl ısrar edebiliyor?
Padişah bununla da yetinmedi. İngilizlere duyduğu sevginin “kuvvetli” olduğunu, onlara hayranlık beslediğini özellikle vurgulamıştı. Hain Padişah, Büyük Britanya ile ilişkileri yenilemek ve güçlendirmek için elinden geleni yapacağını da bastıra bastıra dile getirdi.
Vahdettin’in İngilizlere -en hafif tabirle- yaklaşma çabaları sonraki günlerde de çeşitli diplomatik ve bürokratik temaslarla sürdü. İngilizler onu resmen bir dost olarak görüyordu. Vahdettin bu dostluğa layık olmak için her yolu mübah saydı ve İngilizler adına casusluk yaptırmaktan bile çekinmedi. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları haklı ve onurlu mücadelelerini sürdürürken, onları idama layık gören padişah bazı gizli belgelerin fotoğraflarını gizlice çektirip Londra’ya ulaştırdı.
Gizli anlaşma teklifleri götürdükleri İngilizlerden tek istedikleri saltanatlarının korunmasıydı.
“Memleketi kurtarsın” diye Mustafa Kemal’i Anadolu’ya padişahın gönderdiği yalanını ileri süren yakın tarih sahtekârlarının övdükleri hain Vahdettin’in gerçek yüzü buydu!
SARAY TESLİM OLURKEN
Saray yalnızca teslim olmakla kalmadı, direnenin de karşısına dikildi. Meclis-i Mebusan kapatıldı ve Türk ulusunun direniş sesini yükseltebileceği kürsü susturuldu. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi. Mebuslar tutuklanıp Malta’ya sürgün edilirken padişahtan tek bir itiraz yükselmedi.
Üzerine padişah onayıyla yayımlanan fetvayla Kuvayi Milliye “asi” ilan edildi, vatanı savunanların öldürülmesi dinen meşru sayıldı. “Hilafet Ordusu” denen “Kuvâyi İnzibâtiye” işgalcilerin üzerine değil, işgalcileri yurttan püskürtmek isteyen Türk askerinin üzerine gönderildi.
Düşmana methiyeler dizen kalem, bu defa Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idam fermanını imzalamıştı. Ardından da Mustafa Kemal’in Söylev’de belirttiği gibi suikast belgesi olan Sevr’i. Bu da Daily Mail’e anlatılan “dostluğun” gerçek bedeliydi.
MUSTAFA KEMAL'İN TÜRKİYESİ
İnsanıyla, doğasıyla, çevresiyle, çağdaşlarıyla ve çağları aşan düşüncelerle sürekli etkileşim içinde, her bakımdan ve herkes için “ortak iyi”nin peşine düşen bir idealdi Mustafa Kemal’in Türkiyesi. Er meydanlarında tüketilen ömürlerin sonraki nesillere armağanı olan Cumhuriyet, bu idealle yeni hayatlar yeşertti. Padişahın teslimiyetle baktığı o gün İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, İtilaf donanmasını görünce tek bir cümle kurdu: “Geldikleri gibi giderler.”
Ve gittiler. Tıpkı geldikleri gibi.
Gidenlerin bir yolcusu daha vardı. Vahdettin, dostlarının gemisine binip ülkeden kaçtı.
“KİMSESİZLERİN KİMSESİ” CUMHURİYET
Amasya Genelgesi’ne kazınan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” İfadesi Erzurum ve Sivas’ta bedenleşen millet iradesini, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altına taşındı.
Egemenlik, kendi milletine iftira atarak ülkesini yabancı basına şikâyet eden saraydan alındı ve kayıtsız şartsız millete verildi.
29 Ekim 1923… Ve Cumhuriyet ilan edildi. Öyle bir gecede falan değil. Yıllarca süren yokluğa, işgale ve ihanete karşı verilen müthiş bir örgütlenme ve direnişin sonunda…
ENKAZDAN ZİRVEYE
Türk devrimlerini ve Cumhuriyete giden süreci eşsiz kılan şey, devraldığı enkazın içinden olağanüstü bir başarı öyküsü çıkarmasıdır.
Dünyanın en güçlü devletlerinin artık “hasta adam” diye nitelediği altı yüz yıllık bir imparatorluk çökmüş, ülke on yılı aşkın bir süre aralıksız savaşmıştı. Yıllarca süren savaşlardan, hastalıklardan ötürü kırılmış nüfusun büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmiyordu. Topraklar yanmış, köyler boşalmış, nesiller cephelerde şehit düşmüştü.
İşte bu enkazdan doğan Cumhuriyet aynı zamanda Türk ulusunun yeniden doğuşunun adı oldu.
Tevhid-i Tedrisat ile eğitim, öğretim birleştirildi ve bilime açıldı. Medeni Kanun ile kadın, Türk kültüründe ait olduğu yere kavuştu. Aslında “dil ve kültür devrimi” olan Harf Devrimi’yle millet okumayı, yazmayı öğrendi. Millet Mektepleri açıldı, Halkevleri kuruldu. Laiklik, devleti dogmaların değil, aklın ve bilimin yönetmesini güvence altına aldı. Fabrikalar, demiryolları, üniversiteler, Köy Enstitüleri… Kullar bireye, tebaa yurttaşa dönüştü; insan da özgürlüğüne ve onurlu yaşama sahip oldu.
Cumhuriyeti “bayram gibi bayram” yapan da budur. Bu bayram bir hanedanın değil, bir milletin bayramıdır. Bir kişinin tahtını değil, bir halkın bağımsızlığını kutlar. Teslimiyetin karşısına direnişi, himaye arayışının karşısına tam bağımsızlığı, kulluğun karşısına yurttaşlığı koyar.
ANLATABİLİR MİYİZ?
Kendini bir vatana ait hissetmeyene vatanseverliği anlatabilir miyiz? Çıkarsız sevmeyi bilmeyene karşılıksız sevgiyi, yalnızca kendini ve iktidarını düşünene ülkeyi, ulusu, toplumu ve insanlığı kendinden önde tutmayı anlatabilir miyiz?
Bir vatana, yüce bir ideale adanmayı reddedene Kemalizmi, kanunsuzluğu kanun hâline getirene hukukun üstünlüğünü, tek adamcılığı benimseyene meclisin üstünlüğünü anlatabilir miyiz?
Kula kul olmayı onuruna hakaret saymayana birey ve yurttaş olmanın değerini, zincirlerine ve celladına âşık olana hayatı ve özgürlüğü anlatabilir miyiz?
Kuşlara yüzmeyi, balıklara uçmayı anlatabilir miyiz?
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Atatürk Cumhuriyet’in 10. yılında şöyle diyordu: “Ne mutlu Türküm diyene!”
Ve gençliğe sesleniyordu: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
103 yıl önce bir millet, saray teslim olurken teslim olmamayı seçti. Kölelik yerine özgürlüğü, kulluk yerine yurttaşlığı, saltanat yerine Cumhuriyet’i seçti. Cumhuriyet, o seçimin adıdır. Cumhuriyet “kimsesizlerin kimsesi” olma idealidir ve o seçim, bugün de bizim kararlılığımız ve geleceğimizdir.
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.