İmamoğlu savunmasının ilk 2 gün alıntıları

Öncelikle siz sevgili okurlarımın Cumhuriyet Bayramı’nı coşkuyla kutluyorum. Hiç merak etmeyin, Cumhuriyet sizlerin gücüyle ve her birimizin çalışkanlığıyla tabii ki yaşayacak! Etrafa sızmış malum trol ordularının psikolojik harp taktiklerini sakın ciddiye alıp moralinizi bozmayın!
Öte yandan bir de bu coşkuyu bizlerle yan yana yaşayamayan tüm siyasi tutuklularımızın Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorum. En başta da bu Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı olmak üzere yola çıkmış sevgili Ekrem İmamoğlu’nu bu vesileyle kucaklıyorum.
Değerli okurlarım, geçen hafta İmamoğlu’nun büyük savunması hakkında yaptığım genel değerlendirme ve duruşma salonu izlenimlerimi okudunuz. Bu hafta ve önümüzdeki hafta ise, İmamoğlu’nun dört güne yayılan tarihi savunmasının tamamının özetini ikiye bölerek, önemli başlıklarıyla sizlerle paylaşacağım.
14 EKİM 2026 1. GÜN
(…) Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var. Dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak, bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla, gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz.(…)
(…) Bazen fotoğraflarını, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm, minicik çocuklar niçin bu durumda olduğunu bilmediği annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. (…) Çünkü burada yaşanan şey bir normal yargılama süreci olmadı, olmuyor. (…)
(…) Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali, masumiyet karnesinin yerle bir edilmesi, soruşturmanın gizliliğinin tamamen tutuklu insanların ya da gözaltına alınan insanların aleyhine işletilmesi, tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi. (…)
(…) Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. (…)
(…) Fatih Sultan Mehmet Han'ı minnetle yad ediyorum. Onun emanetine sahip çıkarak, bize pırlanta gibi bir cumhuriyeti kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle yad ediyorum. Ruhları şad olsun. (…)
(…) Onun için herkese iyi yurttaş gözüyle bakarım. Kimseye bana destek verdi vermedi diye ayrım yapıp terörist gözüyle bakmam, bakmadım da. (…)
(…) Bugün benim telefon günüm. Ben, haftada 10 dakika telefonla bir kişiyi arayabiliyorum. Haftada 10 dakika. (…)
(…) Esasında İmamoğlu soruşturması ve İBB operasyonlarıyla Türkiye başka bir faza çekildi. 87 milyon yurttaş, 2 yıldır, her sabah bir şafak operasyonuna uyanır oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü. (…)
(…) Türkiye'nin en çok takip edilen haber kanalını, en çok, en yakınına beş kat fark atıyor, altı kat fark atıyor. En çok takip edilen haber kanalını yok etme çabası da bir akıl tutulmasının, bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak. (…) Ekrem'in duruşmasının gününe bunu koyuyorsunuz. Millet daha çok takip edecek benim duruşmamı. Dünya daha çok okuyacak benim duruşmamı. (…)
(…) Seçimi iptal edersin, 13 bin oydan 806 bine çıkar farkın. Beğenmezse, bir sonraki seçimde 1 milyon 100 bine çıkar, şimdi en az 2 milyon. Milletin aklıyla alay edemezsin. (…) Yani medyanın da siyasetin de kaynağı halktır, halk! Millettir, millet! (…)
(…) Sevgili dostlarım, evet, işte bu özgür basını savunmak, halkı savunmaktır, milleti savunmaktır, bak bunu unutmayınız. Ben buradan tüm muhalif düşünceye sahip insanlarımıza, tüm muhalefete sesleniyorum. Birbirinizden güç almalısınız. Bu vurgunculara karşı milletçe bir araya gelmelisiniz. (…)
(…) Polis sözde kendi bölgesinde gezerken, polis geziyor, tesadüf o ya tam da benim kitabımın basılmaya başlandığı gün, tam da o matbaaya, "Usulsüz ve bandrolsüz kitap basıldığı" bilgisini alıyor. (…) Bu arada arama kararına gerekçe olarak gösterilen bandrolsüz kitap yalanı da bir daha dile getirilmiyor. Yani bandrolsüz kitap yalanıyla oraya gidiliyor ama dakikalar içinde bir anda bandrolsüz kitap uçuyor, söz konusu kitap geliyor; o da Ekrem İmamoğlu'nun bandrollerini aldığı kitap! (…)
(…) Ne yaparsanız yapın. Benim sözümü yasaklayamaz kimse. Bu salonda beni hiç konuşturmasalar da yazdıklarımı yasaklasalar da ben sözümü milletime ulaştırırım. Gerçekleri dile getirmeme hiçbir güç engel olamaz, olamayacak. Hiçbir zorbalık beni yolumdan alıkoyamadı, koyamayacak. (…)
(…) Buna rağmen kitabımı yasakladılar çünkü bu davanın amacı benim yargılanmam ve gerçeklerin ortaya çıkması değildir. Bu tamamen siyasi bir davadır ve amacı beni siyaseten ortadan kaldırmak, milli iradeyi güdümlü yargı elinde şekillendirmektir. (…)
(…) Cumhuriyet, bu yürüyüşün en büyük sıçramasıdır. Egemenliğin sahibini tayin eder Cumhuriyet. Millet, egemenliğin sahibi millet. Devleti bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olmaktan çıkarttı. Yurttaşlığı eşitlik üzerine kurdu. (…) Demokrasi ise o egemenliği kullanabilmesinin tek yoludur. Çünkü egemenlik milletindir. Ama egemenlik milletindir demek yetmez. Milletin o egemenliği kullanabileceği yollar da açık olmalıdır. (…)
(…) Seçim tam da bunun için vardır. Meclis bunun için vardır. Bağımsız mahkeme, özgür basın, sendika bunun için vardır. Siyasi partiler, sivil toplum, muhalefet bunun için vardır. Hiçbiri siyasetçilerin ayrıcalığı değildir. Hepsi vatandaşın hakkını korumak için vardır. (…) Millet egemenliğinin gerçek ölçüsü, iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından değiştirilip değiştirilemediğidir. (…) Değiştiremediğiniz bir iktidarı zaten asla denetleyemezsiniz. (…)
(…) Ancak, 18 Mart'ta diplomamı hayasızca iptal edenler yetinmediler, ardından 19 Mart 2025 darbesini de Türkiye tarihine kara bir leke olarak milletimize yaşattılar. (…)
(…) 19 Mart 2025 darbesi sonrası borsa, 2008'den bu yana, 2008'den bu yana en sert düşüşü yaşadı. İki günde müdahalelere rağmen yüzde 16.3 değer kaybetti. (…) Tam piyasa çökerken ne oldu? Tam zıt bir isim. TERA’nın ağırlık verdiği hisselerden oluşan sepet tersine yükseldi, zirve yaptı. (…)
(…) Onun için hedefimiz bellidir: Gündüzleri işsiz gezilmeyen, geceleri aç yatılmayan bir Türkiye'dir hedefimiz. Yoksulluk yalnız cüzdanın boşalması değildir; çocuğunun istediği okula okutamamak, çocuğunu istediği okulda okutamamaktır. Hasta olduğunda sırada beklemektir. Bir ev sahibi olmaya hayal bile edememektir. (…)
(…) Halbuki devlet başkadır, iktidar başkadır. İktidar geçicidir, devlet kalıcıdır. İktidar seçimle gelir, seçimle gider. Devlet ise kim iktidarda olursa olsun, bütün yurttaşlara eşit davranmak zorundadır. İktidarlar, partiler, bakanlar, milletvekilleri, hatta cumhurbaşkanları elbette ki değişir ama devlet kalır. (…)
(…) Devletin sahibi kesinlikle iktidar değildir. Devletin sahibi net olarak millettir. (…)
(…) Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister? Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. (…) Rakibinizi ortadan kaldırdığınızda yalnız rakibinizden kurtulmazsınız, hesap verme korkusundan da kurtulursunuz. (…)
(…) Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir. Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğuna değil, sadece delile ve hukuka bakılacağından emin olmak ister. (…)
(…) Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. O kararlar uygulanmıyorsa, geriye hukuk değil güç kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşme gereği bağlayıcı olan kararları uygulanmadı. Bir siyasetçinin, bir iş insanının tutukluluğu hakkında verilen ihlal kararları rafa kaldırıldı. (…)
(…) Ahlak, adaletten söz etmek değildir, güç sahibiyken de adalete razı olmaktır. Ahlak rakibini susturmak değildir. Rakibinin de hukukunu koruyabilmektir. (…)
(…) Şimdi bugünkü Türkiye’nin adını koyalım. Bugünkü Türkiye bütünüyle totaliter bir rejim değildir. Seçimler hala yapılıyor, muhalefet hala var millet hala direniyor. Bu tür rejimin bir adı var rekabetçi otoriterlik. Yani seçimin yapıldığı ama yarışın adil olmadığı rejimler. Türkiye, yıllardır bu kategoride anılıyor. Ama mesele bugünkü durak değil. Mesele gittiği yöndür. (…)
(…) Bugün iktidarda olanlar da yıllarca 12 Eylül’ü eleştirdi. Vesayeti bitireceğiz dediler ileri demokrasi dediler. Millet de buna inandı. Ama vesayet bitmedi el değiştirdi. Askerin vesayetinin yerini bir kişinin vesayeti aldı. 12 Eylül’ün kurduğu kafes sökülmedi, sadece kilidi başka bir cebe girmiştir. (…)
(…) Bir demokrasiyi öldürmenin üç yolu vardır. Hakemleri ele geçirmek, oyuncuları oyundan atmak, oyunun kurallarını değiştirmek. Biz, bu üçünü de yaşadık. (…) Seçim yapılır, sandık kurulur, oy kullanılır ama milletin önüne kimin çıkabileceğine, hangi partinin kendi iradesiyle yönetilebileceğine, hangi seçilmişin görevinde kalabileceğine iktidar karar vermeye başlar. O zaman seçme hakkı kâğıt üstünde kalır. Seçenek üretme hakkı ortadan kalkar.
Bunu üç kelimeyle anlatabilirim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. (…) Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur. (…)
(…) Bir siyasi hareketin öne çıkan isimleri sürekli dava, gözaltı, tutuklamalarla, saldırılarla karşı karşıya bırakılıyorsa, mesele yalnızca o kişilerin uğradığı haksızlık değildir. O hareketin kendisini yenileme, yeni insanlar çıkarma, alternatif olma gücü kırılmak isteniyordur demektir. (…) Demokratik devletin görevi kimin lider olacağına karar vermek değildir, bütün meşru seçeneklerin özgürce yarışabileceği zemini kurmaktır. (…)
(…) Kimsenin bir başka yurttaşa hoşgörü göstermesine gerek yoktur. Hiçbir yurttaşın da buna ihtiyacı yoktur. Bizim ihtiyacımız birbirimizi tanımak, birbirimizin hakkını teslim etmek ve birlikte yönetmektir. (…)
(…) Terörün tasfiyesinin devamı demokratik çözümdür. Kürt meselesi yalnız bir güvenlik meselesi değildir. Demokrasi bakımından bir haktır ve özgürlüktür. Ekonomik bakımdan ise kalkınmadan adil pay alma meselesidir. Doğu ile Batı arasında, memleketin her köşesindeki gelir uçurumunu kapatmadan, Kürt yurttaşın veya hiçbir vatandaşın yoksulluğu bir kader olmaktan çıkarılmadan, toplumsal barış yarım kalır. (…)
(…) Savcılık ne zamandan beri insanları tehdit mekanizmasına dönüşmüş? Ya bir insanın yakınının serbest kalıp kalmaması üzerinden siyasi pazarlık bu ülkenin sınırlarından içeriye ne zaman girdi? Adliyenin içerisine ne zaman sızdı bu? Arkadaş, olacak şey mi? (…)
(…) Bu milletin aklıyla dalga geçme. Bu milletin aklı kendine yeter. (…)
(…) Önce Allah sonra millet büyüktür. Hiç unutmayın. Çünkü bu millet 100 yıldan fazladır egemenliği için yürüyor. (…) Çünkü bu toplum tek tip olmayı hiçbir zaman kabul etmedi. Çünkü sokakta, pazarda, fabrikada, okulda insanlar hala yan yana. Çünkü korku bir kez paylaşılınca dağılır. (…)
(…) Evet diyorum ki diren ey kalbim, diren haksızlığa, hayasızlığa, namussuzluğa diren, kötüye, çirkine, yanlışa diren ve yenilme. Yenilmeyeceğiz ve direneceğiz. (…)
15 EKİM 2026 2. GÜN
(…) Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda hem yargı huzurunda hem yüce Yaradan huzurunda. (…)
(…) 19 Mart sabahından bugüne kadar ve her durakta aynı şeyi göreceksiniz. Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon, hem de vahşi bir operasyon. İçinde işkence var. İçinde zulüm var. İçinde insan haklarına aykırı her şey var. (…)
(…) Bugün yargılanan ben değilim, bugün yargılanan bu iddianamedir, iftiranamedir, onu yazdıranlardır ve onu yazanlardır. Hükmü de her zaman ifade ettiğim gibi ve her zaman olduğu gibi, tarihten nice örneklerini göreceğiniz gibi millet verecek.
Bu ülke darbeleri tanır, tankla yapılanı da tanır, muhtırayla yapılanı da tanır. O 19 Mart'ta millet yeni bir şey tanıdı. Adliye koridorlarında yürütülen bir darbe. Adliye koridorlarında. (…)
(…) Çocuklarımın önünde, 16 milyon İstanbullunun Belediye Başkanının kapısına yüzlerce polis... Niye? (…) Benim evim de barkım da belli. Benim gizli tapum yok. Gizli tapusu olanlar düşünsün. Benim her şeyim belli. Didik didik edin, her şeyim belli benim. (…)
(…) Beni çağırırsanız gelirim. Kurallara uyarım. Hakka girmem, hakkımı yedirmem ama. Yedirmem. 12 metrekare değil, 2 metrekareye soksanız hakkımı yedirmem. (…)
(…) Daha önce haksız soruşturmalar açıldı. Çağrıldığımda gittim, ifade verdim. 19 Mart'ta telefon etsen gelmez miydi? (…)
(…) Ama Kent Uzlaşısı'ndan sonra İBB davası için çıktığımız savcı çok enteresandı. (…) Aynen şöyle: Bitti, ayaktayız, avukatlarım şahit. "Sayın Başkanım, bugün biz burada oturuyoruz, sizi yargılıyoruz; siz yarın Cumhurbaşkanı olursunuz, masanın bu tarafına geçersiniz, siz bizi yargılarsınız". Döndüm kendisine dedim ki: "Ya siz kim, biz kim? Bu kafayla mı bizi yargılıyorsunuz?" Bu vatandaş şimdi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü. (…)
(…) Tek bir hakim “tutuklama son çaredir, adli kontrol yeterlidir dedim, serbest bıraktım.” Tak adamı sürdüler, yok ettiler adamı. Birkaç gün sonra o serbest bıraktığı insanlar tekrar tutuklandı. Niye? Talimat, mahkeme değil ki, talimat. (…)
(…) Masumiyet karinesi o sabah çiğnendi. Lekelenmeme hakkı o sabah çiğnendi. Hem de bile bile. (…)
(…) Dosyaya gizlilik kararı konuldu ama tuhaf bir gizlilikti bu. Herkese açık, yalnız savunmaya kapalı. Avukatlarım, dosyanın kapağını göremezken, her gün bir şey yandaş basına sızdırıldı. (…)
(…) Başsavcı gazetecileri topladı, soruşturmaya bir ad taktı. Tarihte yok böyle bir şey: "Asrın Yolsuzluğu!” Ceza iddianameden önce, mahkemeden önce ekran önünde kesildi. Ben ilk günden "suç örgütü lideri" diye damgalandım. Yol arkadaşlarım "suç örgütü üyesi" diye damgalandı. Bu bir hukuk süreci değil, bir itibar suikastıdır. Lekenmeme hakkının ihlalidir, masumiyet karinesinin ihlalidir. (…)
(…) Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç. Özgürlük karşılığında isim, tahliye karşılığında cümle. Bunun adı itiraf değil, bunlar takastır. Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz. Hür irade yoksa kağıttaki cümlenin hiçbir değeri yoktur. (…)
(…) Ve iddianame geldiğinde bir şey daha görüldü. Bazı tutuklular hakkında dava bile açılmadı. İstenen cümle alınmıştı. Fazladan toplanan insanlara artık ihtiyaç yoktu. Amaca ulaşılınca rehineler bırakıldı. (…) Ben kimsenin hapiste kalmasını, bu şekilde tutulmasını falan istemiyorum. Rehine diyorum çünkü bunun gerçekten başka bir adı yok. Devlet eliyle rehin alınıyor insanlar. (…)
(…) Mahkemeye sunulmadan önce gazetecilere dağıtıldı. Kabul edilmemiş bir iddianame şüpheyle bile paylaşılmaz. Bu iddianame, önce gazeteye gazetecilere verildi, yandaş gazetecilere. Bana ise 3 ay sonra 22 Ocak'ta DVD'lerle ulaştırıldı. Rakamlara bakalım, 4.000 sayfa iddianame, 80.000 sayfa ek, cezaevinde haftada 2 saat bilgisayar hakkı. Yani ben haftada 2 saatte, sayılı haftalarda 84.000 sayfayı okuyacağım ve konuya hakim olacağım. (…)
(…) Duruşmalar 9 Mart'ta, yani tutuklanmamızdan bir yıl sonra başladı ve yaklaşık 7 ayı bitirdik, 8 aya gidiyoruz. Hâlâ insanlar neyle suçlandıklarını öğrenemedi. İddianameyi okuyan herkes bir şeyi hemen fark eder: Bu metin bir hukukçunun değil, bir manşetçinin kalemidir. (…)
(…) Bu dosyada tek bir banka dekontu yok, para izi yok, talimat yazısı yok, ses kaydı yok, görüntü yok, "Gözümle gördüm," diyen tanık yok. (…) Bizim tarafımızda ise tapular var, faturalar var, noter belgeleri var. Açıklamasında ada, parsel, proje var. Banka havaleleri var, Hazinenin izinleri var, Sosyal Güvenlik Kurumunun borç yoktur yazısı var, İBB Meclisinin oy birliğiyle aldığı kararlar var, MAPEG Genel Müdürlüğünün yazdığı yazılar var, Enerji Bakanlığının aldığı kararlar var. Hepsi var! Öbür tarafta, mış muş. Belge bizde, dedikodu onlarda. Bu davanın bütün hikayesi bu dört kelime: Belge bizde, dedikodu onlarda. (…)
(…) Bir delegenin adı var mı? Kaç para verilmiş? Kime, nerede, hangi gün, hangi elden? Yok. Yüzlerce delegenin oy verdiği bir kurultay; iddianame hepsine "satın alınmış" diyor. Bir tanesinin ismi yok. Delil diye ne konmuş? Kurultay görüntüleri. (…)
(…) Fotoğraf insanı casus yapsaydı bu ülkenin yönetiminde casus olmayan kalmazdı. (…) Benim fotoğrafım yok. (…)
(…) Hedef ben değilim, hedef bu ülkede iktidarın sandıkla değiştirilebileceği fikridir. Onun için bu iddianame yazılmıştır. (…)
(…) Cumhurbaşkanı olmak istemek, kurultayda bir adayı desteklemek, parti binası için bağış toplamak, gazetecilerle ilgili konuşmak, seçmene ulaşmak, aday göstermek, seçim kazanmak; bunlardan hangisi suç ya? Hiçbiri. Bu dosya bir yolsuzluk dosyası değildir. Bu dosya bir adaylık dosyası üzerinden suç üretme dosyası safsatasıdır. Sandıkta yenilemeyen rakip, bir ceza dosyasıyla yarıştan alınmak isteniyor. (…)
(…) İddianameye gelince 560 milyar lira ne oldu biliyor musunuz? İddianamede bir anda 160 milyar liraya düştü. 160 milyar liraya düştü. Uçtu 400 milyar, bir anda uçtu. 560 milyar dendi, çok net ifade ediyorum, 560 kuruş bulunamadı, 560 kuruş! O 160 milyarın nereden geldiğine bakın; yaklaşık 110 milyar lirası tek bir eylemden: Eylem 59, Cebeci. (…)
(…) Kayıtlı olan kaçak olur mu? Kaçakçı kaçağını resmi deftere mi yazar? (…)
(…) İddianame, 15 Mart 2024 tarihli protokolü ve bu sahadaki dökümü, örgütün kaçak döküm sistemi diye anlatıyor. (…) Peki ben tutukluyken, aynı protokole Valilik ve TMSF'nin kayyumu ek protokol imzalıyorsa o sistem kimin sistemidir? Benim dönemimde Valiliğin imzası ve MAPEG'in izniyle yapılan döküm suç oluyorsa, aynı Valilik, aynı MAPEG ve TMSF'nin kayyumu aynı işi yapınca, kamu hizmeti nasıl oluyor? Ve en önemlisi İBB'nin tutanakla tespit ettiği, cezasını kestiği izinsiz döküm kayyum dönemindedir. (…)
(…) Bir belediye yurt dışından keyfine göre gidip kredi alamaz. Önce proje, kamu yatırım programına alınır. (…) Sonra belediye meclisi onay verir. Sonra Hazine’den dış finansman izni alınır. Tahvil içinse SPK’nın onayı gerekir. Her finansman, ödeme planı ve sözleşmesiyle Hazine’ye bildirilir. Bu onaylar olmadan bir kuruş bile yurt dışından bu ülkeye getiremezsiniz. (…)
(…) Kreş yaptıran rüşvetçi! Böyle bir rüşvet dünyada görülmüş müdür? Bu dosyada rüşvet diye anlatılan şey kentin kazanımı; kişisel menfaat yok, kamu yararı var. (…)
KioskNews shows a cleaned-up reading view extracted from the publisher’s page — the original always lives on their site, not ours.